Ekonomi, “yap-boz tahtasına” döndü… Her gün karar değiştiriyorlar… Daha dün; “kur bizi ilgilendirmez, çıkabildiği kadar çıksın. Döviz yükseldikçe ihracat artacak. İhracat artarken üretim ve istihdam artacak. İhracat artınca döviz girecek. Döviz girince cari açık azalacak. Döviz bollanınca fiyatı düşecek. 2023 hedefi ve 2053 vizyonuna rahat ulaşacağız!”
Daha önce de; “Çin modeli”ne geçiyoruz, dediler… Baktılar olmadı… Evet. Daha dün böyle demiyorlar mıydı? Yoksa ben, rüya mı görüyordum? Hatta, “Damat Bey”, birkaç yıl önce, fakir-fukara, dar gelirli, memur-işçi için; “Sen maaşını dövizle mi alıyorsun?” demiyor muydu? Bunu yine daha dün Tayyip Bey tekrarlamıyor muydu?
Ne oldu da, dövizin hızlı yükselişi için operasyon çekildi ve buna da “yeni iktisadi model” dendi… Öyle ya, “döviz yükselmesinin fazileti” anlatımlı yor muydu? Yoksa ben mi yanlış anlamıştım? Abi, anlayamadım doğrusu.
Şimdi ise, varsıllara diyorlar ki; “Dövizinizi TL’ye çevirin ya da TL’de kalın Bankalara üç, altı, dokuz, on iki aya vade ile faize yatırın, evvelemirde MB politika faizi verelim. Baktık olmuyor, vade sonundaki olası faiz ve kur farkını da ilave edelim!”
Anlarım… Paranın faize verildiği andaki faiz ve kur sabit kalırsa mesele yok. Peki, vade sonunda kur ve faiz artmış olursa ne olacak? İşte o zaman, “kaymaklı kadayıf” olur varsıllar için. Demem o ki; “iç ve dış güçler”, “şer odakları”, “mandacılar”, “yerli ve milli olmayanlar”, bu garantilerden sonra, operasyon yapıp döviz fiyatlarını artırırsa ne olacak?
Tabii, “nas” yani “inancımız” gereği “faiz haram” olduğundan bunu “vadeli mevduat verilen kur farkı” diyorlar. Buna; “nas ya da haram faiz gitti yerine helal faiz geldi”, diyebilirsiniz
Peki, bu fark nasıl ödenecek? Paranın yattığı andaki “politika faizini” banka ödesin, gerisini hazine. Yani, ben sen, o, biz, siz onlar. Yani; döviz düştü diye davul zurna eşliğinde halay çeken, çiftetelli oynayan muhterem ahali.
Vallahi, kendisine yüklenen yük için halay çeken, göbek atan, yeni iktisadi modelin banisini alkışlayan bir ahali, dünyanın hiçbir yerinde olmaz ama bizde var… Ama farkında değiller, önce ölümü gösterdiler, sonra sıtmaya razı oldular. Ama farkında değiller, sırtlarına yüklenecek olası yükün…
Keşke bu “göbek atan”, “halay çekenler” demokrasi, insan hakları ve özgürlükler için de bunu yapabilseler. Asıl o zaman rahata ererler. Kurtuluş da orada… Unutmasınlar, bir yıl içinde dolar fiyatı yüzde 50 arttı. Dolar’ın 18 liradan 13 liraya düşmesinin alkışlanacak tarafı ne? Anlayamadım. Şayet, yılbaşındaki 7 liralar seviyesine düşseydi, anlar ve ben de halay çeker, göbek atardım.
TL’nin değerlenmesini elbette seviniriz. Amma lakin bu gidiş öyle değil. Zenginin gelecek yükünü yine ben ödeyeceğim.
Ben bu dünyaya, yük çekmeye mi geldim? Endişem şu… Bu, sürdürülebilir mi? Döviz’e talep düşecek mi? Bakalım, 150 milyara yakın gerçek kişi döviz mevduatının ne kadarı TL’ye çevrilecek? Ülkenin risk pirimi düşecek mi? Enflasyon düşecek mi? “Fakir-fukara”, “garip-gurebanın” yüzü gülecek mi?
Ne demişti rahmetli Mehmet Âkif; “’Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar/ Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” Umulur ki; “bizi kandırdılar misali”, Esat Mahmut Kararkurt’un dediği gibi; “Tarihi bir tekerrürden ibaret olduğunu, şimdi bir kere daha öğreniyoruz.’’ denmez.
Bakınız, bu uygulama “nev zuhur”, bilinmeyen bir uygulama değilmiş. Birkaç kez uygulanmış ülkemizde. Basına düşen haber şöyle: AK Parti hükümetinin uyguladığı bu modelin benzerleri, Cumhuriyet tarihi boyunca başka hükümetler tarafından da kullanıldı. Türkiye'de ilk kez 1960'larda gündeme gelen DÇM, dışarıdan döviz girişini teşvik etmek amacıyla uygulandı. Merkez Bankası bu hesaplara kur farkının Hazineden karşılanması garantisini verdi.
Tarihler 1974'ü gösterirken Demirel hükümeti, döviz talebi basıncı ve "petrol krizi"nin etkilerini iç piyasaya yansıtmamak için DÇM'yi yeniden gündeme aldı ve 8 banka bu konuda yetkilendirildi. Yine amaç yabancı ülkelerde yaşayan Türklerin dövizlerini ve yabancı bankaları ülkeye çekmekti. DÇM modeli Demirel döneminde de başarısız oldu.
1977 yılının ilk aylarından sonra yeni hesap açılması yavaşlamaya başlayınca Merkez Bankası ve bankalar, eski DÇM'lerin vadesi gelenlerinin paralarını geri ödemede zorlanmaya başladı. Hazine'nin DÇM ödemelerini yapamaz duruma gelmesi sonrası, sistem 1978 yılında sonlandırıldı ve bu borçlar, 1981 yılından sonra devlet tarafından üstlenildi.
Merhum Turgut Özal, 1989 yılında önceki dönemlerde uygulanmış olan DÇM'leri yönelik eleştirilerde bulundu. Milliyet Gazetesi'nin 17 Eylül 1989 tarihli haberinde, DÇM'yi “bilgisizliğin vesikası” olarak nitelendirip şunları kaydetmişti:
“İnşallah gençlerimiz bundan ders alır. Bir daha böyle hesapsız kitapsız hatalar yaparak, gelecek nesilleri zor taşınan yük altına sokmaz. 84-89 arasında bu ödemeleri yapmasaydık aile başına herkese 1 milyon TL para ödeyebilirdik. 9 bin ilave okul, 900 orta boy fabrika, 500 hastane ve 4 bin km otoyol daha yapardık. 100 bin insan iş sahibi olabilirdi. İşte geçmişin hatalarının bir topluma ne kadara mal olduğunun basit bir bilançosu budur.”
Haberde, Özal 84-89 arası yaşanan enflasyon-emisyonun ortalama yüzde 50'sinin DÇM ödemeleri yüzünden yaratıldığını belirtiyor.
Dostlar, bu bize bir başka şeyi anımsatıyor: Cumhuriyet döneminde ödenen “Osmanlı Borçlarını”… Padişah Efendimiz Hazretlerinin, mesela, borç para ile yaptığı Kırım Harbi’nin, yine borçla İstanbul Boğaziçi’ne yaptırttığı sarayların bedelini, fakru zaruret içerisindeki, “Mustafa Kemal Türkiye”si yani Anadolu halkı ödemişti. Umarız, temenni ederiz, “tarih tekerrür” etmez.
Neticeyi kelam: Bu uygulamanın vereceği rahatlıkla seçime gitmeyi arzulayabilir AK Parti ki öyle gözüküyor. Ya sonrası? Hatırlamak dahi istemiyorum. Unutmayın atılan zarda “düşeş” gelme ihtimali kadar “hepyek” gelme ihtimali de var. (Aynştaynın) dediği gibi; “Tanrı zar atmaz”ken, biz kullar, sürekli zar atıyoruz.
İki ucu açık, meçhule kürek çekilmez. Ya, “hepyek” gelirse, yandık ki, hem de nasıl. Dolaylı ya da “örtülü faiz” vereceğinize, MB ve bankaların döviz rezervlerini eritme yerine, inat etmeyip, ekonominin gereği MB Politika faizleri artırılsaydı, insanlar önünü görebilseydi, “inanç” bu işin içine karıştırılmasaydı, olmaz mıydı?