Menü Kayseri Gerçek Haber
RECEP BULUT

RECEP BULUT

Tarih: 02.03.2021 15:30

RECEP BULUT’UN  GÖZÜYLE  KAYSERİ’DE SON 27 YIL DA NELER DEĞİŞTİ?

Facebook Twitter Linked-in

Yıl 1994…

Refah Partisi fırtınası esiyordu…

28 Mart yerel seçimlerinde RP’li belediye başkan adayları belediyeleri sildi-süpürdü…

Artık belediyeler milli görüşe emanetti…

Büyük bir belirsizlik vardı…

Şehrin kaderi ne olacaktı?

RP’li Belediye Başkanları nasıl bir yönetim anlayışı ortaya koyacak?

İmarda, sosyal yaşamda, kültürde neler değişecek?

Ve 27 yılın sonunda neler değişti? 

İşte Kayseri’nin son 27 yılı…

Bakın Kayseri’de neler değişti? 

27 YILDA KAYSERİ’DE NELER DEĞİŞTİ?

Pazar sabahı Halim Demir’in vefat haberini aldım…

Babası Halim Demir’in ölüm haberini kızı Figen Demir Ülkü duyurdu…

Halim Demir yıllarca eski adıyla Gençlik Spor İl Müdürlüğü’nde Şube Müdürü olarak görev yaptı…

Sonradan adını o da modaya uyarak Halim Demir Han Hidayetoğlu yaptı…

O eski adıyla Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’nün son neferlerindendi…

Pazar günü sosyal medya hesabımdan ölüm haberini duyurunca birçok dostum yorum yaptı…

Halim Demir ve Gençlik Spor İl Müdürlüğü ile anılarını paylaştı…

Pazar Pazar benim de çocukluk anılarım depreşti…

Halim Demir’i yakından tanımayanlar sert mizaçlı katı biri olarak bilirler…

O milliyetçi-ülkücü biriydi… Görüşüne uygun yürür, konuşur, tavırlar sergilerdi…

Hele hele yıkılan Atatürk Stadı’nda gerek 19 Mayıs etkinliklerinde sert adımlarla şeref tribünün önünden geçişi, anonslarda kullandığı ses tonu ortaokul ve lise öğrencilerinde bir korku yaratırdı…

Sivas İl sınırında karşılanan bayrağın Cumhuriyet Meydanı’na gelişi ve Halim Demir’in orada yüksek ve sert bir ses tonuyla Vali’ye bayrağı teslim edişi bile başlı başına bir disiplin içinde geçerdi…

Tabii şimdi ne 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları kaldı ne 23 Nisan şenlikleri hepsi yok ettiler…

Gençlikte ne heyecan ne de coşku bırakmadılar…

Hepsi bilgisayarın başında gençliğini harcıyor…

Eskiden Atatürk Stadı’nda bir tanıdığının olması büyük nimetti…

Niye?

19 Mayıs gösterileri olur, Stada girmek için torpil gerekirdi…

Öyle gelişigüzel değil tabii şeref tribünü ya da şeref tribününün sağına-soluna oturmak için…

Yoksa karşı tribünlerde pek ala yer bulabilirsiniz…

Keza 23 Nisan etkinlikleri içinde…

Hele hele bir de Atatürk Stadı’nda büyük bir maç varsa…

Mutlaka bir tanıdığınızın olması şarttı!

Bazen ağır ağbilere asılır, “Ağbi beni stada sokabilir misin?” der ağbilerin kolunun altında aradan sıvışır stada dalar kaybolurduk…

Bazen daha büyük ve daha cesaretli ağbiler bile satış bayilerinin sütüne çıkar oradan stada atlardı…

Onun heyecanı bambaşkaydı…

Hele hele sapsarı kıvırcık saçlarıyla kaleci Ruzgullah sahaya çıkacak…

Peşinden  Erdinç, Adem, Erhan, Mustafa, Cengiz, İsmail, Esat, Metin, Yılmaz ve Mustafa Altındağ çıkacak tribünlerinim inim inleyecek…

Nerdeee o günler?

İşte o günler de Gençlik Spor İl Müdürlüğü ve Atatürk Stadı’nın apayrı bir önemi vardı…

Hele hele şair ruhlu Aydemir ağbiyi tanımanız lazımdı…

Tıpkı Ayhan Işık gibi ince bir bıyık bırakır, gran tuvalet giyinir, sinek kaydı tıraş olur öyle Stada gelen protokolü karşılardı…

Hemen gerisinde Recep Onbaşılı, baba Rauf, Muammer ağbi, Halim Demir, Garip Erkuyumcu, Sedat Yenikutuluş, Mehmet Gülyuva, İbrahim Üstün Tunalı,  Mehmet Arık, Mehmet Uslu, Mustafa Kırdığım, Kazım Kuşpınar, Hamdi Bıçakçı, Durdu Göksel,  ve diğer stat yetkilileri büyük bir nezaketle durur, Aydemir ağbinin küçük bir göz işaretiyle hemen seferber olurlardı…

O zamanlar Gençlik Spor İl Müdürlüğü adeta bir aile ortamı gibiydi…

Herkes birbirini çoluğuyla-çocuğuyla tanırdı…

Konum itibariyle şehir halkıyla da iç içeydi…

O tarihler de sadece Atatürk Stadı’na değil etkinlikleri nedeniyle de Kapalı Spor Salonuna girmek de fermana mahsustu…

O zamanlar basket maçları da çok çekişmeli geçerdi…

Her biri birbirinden heyecanlı boks maçları olurdu…

Bu şehir ne meşhur boksörler çıkarmıştı öyle?

Celal Sandallar, Boksör Ziya, Mürseller, Mustafa Ünallar, Ali Hasetçiler, Abdurrahman Yağanlar ve Avustralya Melbourne’da şampiyon olan Mehmet Gürgenler…

Ah ah bu şehirden kimler geldi kimle geçti?

Yine halk konserleri verilirdi…

Neni birbirinden ünlü sanatçıları getirirdi…

Yani Atatürk Stadı’yla, Kapalı Spor Salonuyla oralar cıvıl cıvıldı…

Stat yıkıldı o kaynaşma, o coşku ve o zengin kültür de yok olup gitti…

Keykubat tarafına yapılan ve dışarıdan baktığınız zaman adeta bir metal yığını gibi görünen o soğuk stada kimler gidiyor bilemiyorum…

Oysa bizim Atatürk Stadımız ne de güzeldi…

Şeref Tribünü, kapalı, karşı taraf, Erciyes ve Kale arkası…

Alabildiğince açık bir gökyüzü…

Stada girerken adeta bir panayıra giriyormuş gibi hem dış girişte hem de içeri de bir zenginlik vardı…

El arabasında kurulan tezgâhta yapılan ve kokusu metreler ötesinden duyulan sucuk-ekmek ve köfte…

Mis gibi orijinal kokulu çaman-ekmek…

Turşucu…

Sonları taa Keykubat Mahallesi’nden el arabasına kurduğu özel camekân içinde gelen kelle-paçaçıcı…

Gazete külahına doldurulan şemşamer…

Buz gibi su satmanın bile bir keyfi vardı…

Herkes stada girmeden önce “malzemesini” alır öyle stada girer ve sonra maç başlardı…

Bu güzelim zengin kültür tıpkı Anadolu Fuar’ı gibi yok edildi…

10 Temmuz-10 Ağustos tarihleri arasında açılan Anadolu Fuarı’na sadece Kayseri ve Kayseri’nin köyleri gelmezdi bölgenin komşu İllerinden Kırşehir, Nevşehir, Yozgat, Niğde ve Sivas’tan gelirlerdi…

Öyle ki gurbetçiler yaz tatillerini bile Fuar sezonuna göre ayarlarlardı…

Maalesef tıpkı şehrin orta yerinde ki Atatürk Stadı gibi Anadolu Fuarı ada yerle bir edildi, yakılıp-yıkıldı…

Sinemalar da öyle…

Bu şehrin öylesine güzel sinemaları vardı ki sormayın gitsin…

Sinemaya girmek içinde ya cebiniz de bol miktarda paranız olacak ya da bir tanığınız…

O yaşlar da cebimiz de para ne arardı?

Tabii yaşımız gereği çok eski sinemaları hatırlamamız mümkün değil…

Özellikle yazlık sinemaları…

Bir tek Sahabiye de Yurttaşların evinin arkasında ki yazlık Çiçek Sineması ile Demiryolu’nda ki yazlık sinemayı hatırlarım…

Bir de son dönemler de Alemdar Sineması’nın çatısı yazlık sinemaya dönüştürülmüştü, onu hatırlarım…

Dediğim gibi cebin de para yoksa sinema kapısında bir tanıdığının olması şarttı!

Sinema kapısında bir tanıdığının olması büyük torpildi!

Cüneyt Arkın’ın çevirdiği “Battal Gazi’nin Destanı” film başlar, beş dakika geçer, on dakika geçer, çocuklar merak içinde bekler…

Baba görünürde yok!

Sinemanın önünde bekleşen çocuklar rahmetli Üviyiz Molu’nun babası Ömürlüğün (diğer adıyla baba!) kapıya çıkmasını bekler…

Nihayet 20 dakika geçtikten sonra baba ofluya pufluya kapıya çıkar:

“Bir lirası olanlar sıraya girsin!” der…

Bir lirası olanlar hemen sıraya girer ve paralarını Baba’ya verir vermez kurşun gibi içeri dalar…

Bir on dakika daha geçer baba bu sefer kalan çocukları şöyle bir gözden geçirdikten sonra:

“Bir liraya iki kişi girsin!” der, iki kişi bir araya gelir bir liraya sinemaya girerler…

Film neredeyse yarılanmıştır!

Taş Sineması’nda bekleyenleri sinemaya alan baba bu sefer tombul kalıbıyla yuvarlana yuvarlana Alemdar Sineması’na gitmek üzere yola koyulur…

Valilik binasının hizasında nöbet bekleyen bebeler, babanın geldiğini Medrese’nin önünde görür görmez tekrar Alemdar Sinemasına doğru koşarak:

“Baba geliyor! Baba geliyor!” diye hemen Alemdar Sinemasının önünde ki çocukların oluşturduğu sıraya girerler…

Doğal olarak önce bir lirası olanlar sıraya girer…

Baba tıpkı Taş Sinemasında yaptığı gibi önce bir lirası olanları içeri alacak ki sıra 50 kuruşu olanlara gelecek…

Baba Alemdar Sinemasının önüne geldiğinde bakar ki bir lirası olanlar çoktan sıraya girmiştir…

Sırada heyecanla bekleyen bebeleri şöyle bir tepeden aşağı süzen baba:

“Haydi gelin bakalım!” der ve sinemanın kapısına dikilir…

Bir lirayı veren fırtına gibi içeri dalar…

Dışarı da kalan bebeler, babanın etrafında ha bire pervane olurlar…

 “Baba, bir liraya iki kişi olur mu?”

Baba bazen sinirlenir bebeleri elinde ki küçük çubukla kovalar…

Epeyi bir süre sonra:

“Geçin lan! Bir liraya iki kişi!” der ve bebeler hemen gözle-kaş arasında hemen sıraya düzülürlerdi…

Hiç parası olmayanlara da gasoz kasaları taşıtılır gazoz kasaları yüklendikten sonra:

“Haydin içeri girin!” diye sinemaya alınırdı…

Büyük Sinema ile Oğurcuklu’da Çin ve Japon filmleri oynardı…

Genellikle karate filmleri…

O filmlerin hastası başkaydı…

Yani demem o ki tıpkı Atatürk Stadı’nda olduğu gibi sinema kapılarında da bir tanıdığının olması büyük nimetti…

Şimdi tanıdığında olsa kar etmiyor…

Niye son 25 yılda bu şehrin tüm değerleri yok edildi…

Ne şehrin orta yerinde ki Atatürk Stadı ne Kapalı Spor Salonu ne Anadolu Fuarı ne de sinemaları kaldı…

Hepsini yakıp-yıktılar…

Bu şehrin son 10 yılı yok edildi…

Geçmişle ilgili hiçbir bağ kalmadı…

Yaşayanlar da ölüp gitti…

Tıpkı son Mohikanlar gibi!

Kayseri sokaklarında yürürken rastgele çevirseniz birini:

“Bu şehir nereden nereye geldi? Eski Kayseri nerede?” diye sorsanız hiç bir cevap alamazsınız…

Çünkü eski Kayseri’den esen bırakmadılar…

Yakıp-yıktılar!

Tüm değerlerimizi yok ettiler!

Yerine koca koca beton binalar ve dev alış-veriş merkezleri diktiler!

O güzelim Sivas Caddesi’nden elinizi-kolunuz sallaya sallaya yürümeniz ve karşıdan karşıya geçmeniz bile mümkün değil!

Şehri doğu-batı diye ikiye böldüler…

Daha da acı olanı bunu yapanlar da muhafazakâr kültürden gelenler…

Bu şehir artık beni mutlu etmiyor…

Tam tersi koca koca beton binaları gördükçe mutsuz oluyorum…

Artık sadece eski fotoğraflara bakıp bakıp mutlu oluyorum…

Artık yaşadığım şehre yabancıyım…

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —