Gün geçmiyor ki, bir orman yangını haberi almayalım… Her yaz olduğu gibi, bu yaz da “ciğerlerimiz yanmaya” başladı ama bu seferkinin orman emvali, mal ve can kaybı üzerine etkisi fazla oldu…
Tabii, yangınla birlikte yangın söndürme eleman ve ekipmanı gündeme geldi. Araç ve gereçlerin başında da havadan yangın söndürme uçak ve helikopterleri geliyor. Bunlar yokmuş, kamunun envanterinde… Kiraya tutuluyormuş… Türk Hava Kurumu (THK) ise, son nefesini veriyormuş.
***
Peki, Cumhurbaşkanlığına, onun üzerinde uçak alabilen bir ülke, bir uçağın parası ile, “yangın söndürme filosu” kuramaz mı? Kusura kalmayın; anlayamadım, doğrusu.
***
Bu iktidar, “erken Cumhuriyet”, bilhassa Atatürk döneminin hatıralarının bir bir “yok” ya da “iğdiş” edildiğe tanık olduğumuz için, yadırgamadım THK’un da tarihten silinmesini.
***
Hatırlarsanız, geçen sene pandemi bahane edilip Atatürk Havalimanı pisti üstüne, apar topar kırk beş günde “pandemi hastanesi” yaptırılmıştı. Uçakları “kal” olan THK’unun onlarca taşınmazı da satışa çıkmış. Umarım, haraç mezat satılmaz.
***
Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli de, sorumluyu buldu, belediyeler. “Onların beceriksizliğini biz telafi etmeye çalışıyoruz!”, türünden laflar ediyor. Helal olsun!.. Bu kadar akıl ve feraset ancak bu kadar olur.
***
Tabii, doğası gereği bu mevsimde beklenen Orman yangınları için çeşitli komplo teorileri üretilmeye başladı. Bunlardan en ilginci, Amerika parmağı!.. Ne alaka demeyin… Bakınız nasıl alakası varmış. Her taşın altında ABD emperyalizmini arayan bir TV kanalı sunucularında bir hanım diyor bunu:
“Marshall yardımlarıyla Ege ve Akdeniz bölgemizdeki milyonlarca zeytin ağacımız kökünden sökülerek gemilerle Avrupa’ya götürül [müş]. ABD bize bu ağaçların yerine milyonlarca kavak ve çam (çıra) fidanı ver[miş]. Kavak ağacı memlekette alerjik hastalıklar başlat[mış]. Çam ağacı ise bildiğimiz yağlı çıra idi. Dağlarımıza ovalarımıza her yere diktik.”
***
İnanın, bu mesajı olumlu paylaşan yüzlerce insan var. İçlerinde okumuş-yazmışlar da mebzul miktarda. Bu kadar cehalet ancak tahsille olur…
***
Öyle ya, milyonlarca zeytin nasıl sökülür, gemilerle nasıl götürülür, uzak diyarlara, bilemem… Milyonlarca “fide” dense anlarım, tabii o da varsa… İkincisi, sökülen zeytinler yapraklı mıydı? Şayet yapraklı ve fide idiyseler tüpte götürmek gerekir.
Bakınız, bırakınız yapraklısını, 5-6 yaş ve üstü yapraksız ağacı bile tutturamazsınız. İsterseniz, bir deneyin. Öyle kolay değil. Ne demiş adam; “Terzilik dediğin ne ki, önü ile arkası, kolu ile yakası!” Arkadaşlar böyle bir şey sanıyor, ağacı söküp dikmeyi.
***
Mesela, çok rastlarız, belediyeler tarafından dikilen; “sökülecek bu ağaçlar falan ve filan parklara dikilecek!” levhalarına. Bunlara inanmayın. Bunların onda biri tutsun, ben bir şey bilmiyorum. Bu levhalar ahalinin gazını almak, tepkilerini en aza indirmek için. Yoksa, tutacağından falan değil. “Tutar!”, diyenlerin ya başlarından geçmemiş ya bilmiyor ya da palavracı.
***
İsterseniz, bağınızda-bahçenizde, parkınızda bir deneyin. Bakınız, sökülen ağaçlar tutuyor mu yoksa tutmuyor mu? İşin garibi, o tarihlerde (1948-1951) ağacı toprağıyla söken, götürüp diken araçlar da yoktu. Yok, vardı da, sökülmüş, milyonlarca zeytin, araçlarla birlikte gemilere mi bindirildi? Akdeniz’in diğer ülkelerine gönderildi. Şayet böyleyse, o zamanlarda dünyada var olan gemilerin sayısı taşımaya yetmez milyonlarca zeytin ağacını, taşımaya.
***
Ayrıca, coğrafya gereği Yunanistan, İtalya, Fransa, İspanya birer zeytin ülkesidir, Türkiye’den milyonlarca zeytin ağacının sökülüp götürülmesine de gerek yoktur. Buralar, en azından bizim gibi zeytin ülkesi. Kusura kalmayın, gülerler adama.
***
Tabii; “Hiçbir işe yaramayan bu ağaç, ülkemizin dağına bayırına dikilen saatli bomba oldular”, diyor hanımefendi. Sanırım, bu hanımın çamın, “endüstrideki” işlevini bilmiyor, “hiçbir işe yaramaz!”, deme cehaletini gösteriyor. Bunun yerine şunu, şunu, şunu dikin diyor.
***
Bu mesajı onaylayan hanımefendiler, beyefendiler çam bir endüstri bitkisidir. Bunu bilinin. O nedenle, ormanlarda yetişir. Bu isimle anılan ormanlar vardır, dünyanın, uygun, her yerinde. Sadece bizde vardır ve bu da ABD emperyalizminin bir oyunu sanmayın.
***
Bir kere, bunu anımsatırım. Yeri ise; park, “bağ-bahçe” değil ormanlardır. Ekonomik ömrü dolduğunda kesip ekonomiye katmak gerekir. Yerine, yenisi dikilmez. Zira, orman, yerine yenilerini koyar, siz merak etmeyin. Mesela, Kayseri’de çıkan meşelere (pelitlere), on yıl hiç dokunmayın, şehir meşeliğe döner.
***
Demem o ki; çam, peyzaj bitkisi değil. Gel gör ki, belediyeler ve “bağına-bahçesine”, gözler görmedik villa yaptıranların ilk işi çam dikmek olur. Küçükken pek sıkıntı vermez. Hatta sevimlidir de… Büyüdükçe, önce alt dalları, derken evin duvarlarına denk gelenler kesilmeye başlar. Ortaya cascavlak bir görünüş çıkar. Eğer birde, ortada bulunan sürgün kırıldı ise artık boyuna uzamada durur. Bir de bakmışsınız kurumaya yüz tutmuş çamlar etrafı sarar…
***
Çamın altında ot bitmez, bırakınız gül ve çiçeği… Çimenlerin üstüne düşen çam çöpleri ve kozalaklar da çimleri öldürür. Aklınız başınıza gelir ama iş işten çoktan geçmiştir artık.
***
Hanımefendi; “Bu ağaçlar yandığı zaman kozalakları patlayarak yanar halde 200 metre uzağa fırlamakta oradaki çam ağaçlarında tutuşturmaktadır.” İşte bu doğrudur ama bu var olduğundan beri gözüken bir olgudur. Engel olamazsınız. Çıkan yangınlar, bir anlamda orman, habitatı yeniler.
Bize düşen görev, buraları imarlı ya da imarsız iskana açtığımızda, olası bir yangında en az hasarı görecek bir planlama yapmak. Orman içi ulaşım aksları açmak, yanan yerlerin, asla iskana açılmaması için yasal düzenleme yapmak bizim ise yönetenlerin görevi.
***
Tabii, bir de, söndürme araç ve gereci almak gerekir. Bunun başında da uçak geliyor. Acaba, yangın söndürme uçağı almaya, dünyanın kıskandığı, 19 yılda 3,5 kat büyüyen bizim gücümüz yetmiyor mu?