Tabii ne olursa olsun, insan kendisini günlük politikalardan uzak tutamıyor. Ekrem İmamoğlu duruşması iki gün önce başladı. Görünen şu:
**
“Uzun sürecek dava nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, İmamoğlu nerede olursa olsun, önümüzdeki seçimler bir anlamda halkın ‘yargı eliyle siyaset dizaynı’ konusunda referandum anlamını da taşıyacak.
Yani İmamoğlu referandumuna dönüşecek. Mahkeme salonunda başlayacak süreç, muhtemelen Türkiye’nin siyasî geleceğine dair daha geniş bir tartışmanın kapısını açacak.
**
Türkiye tarihinin en önemli siyasî davalarından biri başlarken tahminim: “İlk seçimler İmamoğlu referandumuna dönüşecek.” Böyle diyor siyasete aklı erenler. Bakalım göreceğiz.
**
Günlük politikayı boş verin. Öyle ya; “Düşünen kafalara zararlı fikirler üşüşür. /Büyüklerimiz bizi bizden iyi düşünür.”
**
Biz, saf Türkçe kullanan merhum Nazım Hikmet’e dönelim. Şunun için dönelim:
**
Beni eleştirenlerin, bazen acımasızca eleştirenlerin başında çok erken kaybettiğimiz Yaşar Uğur Hocam gelirdi. Doğrusunu söylemek gerekirse, Hocanın eleştirisinden ders alır çok şey, öğrenirdim.
Mesela demişti ki;“Yazacak bir şey bulamadın mı, şiire yer veriyorsun, çoğu da ağdalı Osmanlıca kokuyor!”
**
Sevgili rahmetli Hocamız, böyle diyorsa doğrudur. Saygı duyarım. Ama günümüzde unutulmaya yüz tutan “Divan Şiirimiz” üzerine zaman zaman örnek vermek gerektiğine inanıyorum.
Tabi, bu konunun uzmanları, “es geçince” gayret benim gibi, “Abdurrahman Çelebilere” düşüyor.
**
İsterseniz bu sefer ağdalı Osmanlıca kokmayan bir şiiri alalım. Mesela merhum Nazım’ın ünlü şiirini verelim:
Bu gün pazar,
Bugün beni ilk defa /güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde
ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş
olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla
toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga,
nehürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben.
Bahtiyarım.
Nazım, 1902 Selanik doğumlu... Babası, Hikmet Bey, ittihatçı. Baba tarafından dedesi, 2. Abdülhamit döneminin ünlü valilerinden Mehmet Nazım Paşa, Anne Celile Hanım tarafından büyük dedesi; Polonya göçmeni (1848) Mustafa Celâleddin Paşa (KostantinBorzecki;ki, Türk asıllı olduğu söylenir). Anneannesi ise; Kuzey Kafkasya Çerkezlerinden.
**
Nazım Paşa, Diyarbakır, Halep, Konya, Sivas valilikleri yapmış. Kağnı pazarındaki Zeynel Abidin ve Seyyid Burhanettin türbelerini Nazım Paşa yaptırtmış. Nazım Paşa, bir Mevlevi.
**
Yukarıdaki binaları yaptırtması da bir tesadüf değil. Aynı kaynaktan, Ehli Beyt’ten su içiyor. Dedesinin bu özelliğinden olsa gerek, Nazım Hikmet, gençliğinin ilk dönemlerinde Mevleviliğe merak duymuş, hatta Mevlana başlıklı bir şiiri de var.
**
Nazım’ın, 1925’ten itibaren çeşitli suçlardan! yargılanır (10’un üzerinde dava açılmış), bu süreç 1938’de, Donamayı İsyana Teşvik ile noktalanır. Gençliğinin neredeyse tamamına yakını hapiste geçen Nazım, 1950 affı ile çıkar; 1951 yılında, askere alınma ve orada öldürülme korkusu ile yurt dışına kaçar. 1951’de de Türk vatandaşlığından çıkartılır. Bir deniz motoru ile kaçıran da, teyzezadesi Refik Erduran. Karadeniz’de, Romen bandıralı bir gemiye biner. Sonrası malum...
**
İnanmış bir komünist; hem de iman noktasında olduğu yadsınamaz. Beğenin beğenmeyin; sevip sevmeyin, bu özelliği ön plana çıkartılmazsa Nazım’a haksızlık edilmiş olunur.
**
Söz Mevlevilikten açılmışken, yazımızı Hazreti Mevlana’nın bir şiiri ile noktalayalım:
Cehalet insanı çirkinleştirir
Suskunluğum asaletimdendir
Her lafa verilecek cevabım vardır
Lakin lafa bakarım laf mı diye
Adama bakarım adam mı diye...