Biraz siyasetten biraz “Kayseri’nin hallerinden” uzaklaşmak istiyorum. Kitaplarımı karıştırırken, Mustafa Kara’nın, “Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri”ni gördüm… Şöyle bir karıştırdım. Azerbaycan kökenli Abdülbaki Gölpınarlı (1900-1982) merhumun bir yazısı dikkatimi çekti. Bu yazıdan bazı bölümleri aktarmak istiyorum.
***
Önce Hocamız ile ilgili birkaç şey söyleyeceğim. Hata yaparsam, affola!.. Gölpınarlı, bir Mevlevi şeyhi… “Hilafet… Halife diye bir makam vardır, posta oturulur. Sikke vardır, destarın [sikke/külah üzerine sarılan sarık] rengi de patlıcan moru olur. Hilafet de Mehmet Dede'den rahmetli babama geçti” diyor oğlu Yüksel Gölpınarlı, bir söyleşide (Yeni Şafak. 16 Şubat, 2014)
***
Yine oğlu, Alevi ve Bektaşilerle sıcak ilişkisinden söz ediyor, söyleşide… Cem âyinlerine katılır, Bektaşi nefesleri dinlermiş. Bu çok doğal… Zira, Alevilik ve Bektaşilik gibi Mevlevilik, Halvetilik, Kadirilik, Rufailik vs. yani “Ortodoks” olmayan inanç dünyası, “Ali kültünden”, “Ehli Beyt”’ten, “Pençeyi âli âbâdan” beslenir.
“Vahdeti Vücut”, inanç dairelerinin odağı olup “Tanrı, Ali ve Hz. Muhammet” üçlemesi aslında “birliğin” ifadesidir. Hatırımda yanlış kalmadıysa bunlar; ‘Ehli Beyt’ten gelmeyen hiçbir sünneti/hadisi kabul etmezler ya da bunlara sıcak bakmazlar. Neyse, konumuz bu değil.
***
Yurdun çok yerinde mesela Kayseri Lisesi’nde de hocalık yapan merhum Gölpınarlı onlarca kitap ve yüzlerce makale bıraktı bilim dünyamıza. Yazma eserler, hat sanatının şaheserleri de bıraktıkları arasında. İleri derecede musiki bilgisine sahip Hocamızın talebesi olur “tarihçilerin kutbu” merhum Halil İnalcık. İşin garibi, eski Türk Ceza Yasası’nın ünlü 142’ci maddesinden, 10 ay hapis yatmış. Bir tanıdığı tarafından, okunmak üzere verilen sol bir bildiri müsveddesi çantasından çıktı diye…
***
Her ne kadar konunun öznesi, geçmişin İstanbullusu ise de bazı farklılıklarla Anadolu’nun her kentinde, benzeri insan davranışlarının olduğunu rahat söyleyebiliriz. Yazının başlığı; “Mazi Özlemi veya Dün-Bugün”.
“(...) Bir çeşit nezaket vardı... Bir çeşit insanlık vardı... Lokantada bir masaya oturan, o masada evvelce oturmuş olanlara mutlaka ‘müsadenizle‘ der izin alır; yer var da oturursa, ‘afiyet olsun!’ demeyi ihmal etmez, ‘teşekkürle ‘ karşılanırdı. Yemeği önceden bitiren, gene oturanlara ‘afiyetler olsun!’ demeden gitmezdi.
(...) Toplulukta gizli konuşulmazdı. Kimsenin sözü kesilmezdi. Bağıra-bağıra konuşmak pek ayıp sayılırdı.
(...) ‘İnancı’ inanılmasa bile, hoşgörüş ayıplının ayıbını örtüş vardı; inancı ayrı olan sağsa, gıyabında, ‘Allah hidayet etsin!’ diye anılırdı. Ölmüşse; ‘Dinince dinlensin!’ denirdi. Körün, sağırın yanında körlükten ve sağırlıktan söz edilmezdi.
(...) Ayrıca da; herkes sabahleyin kapısının önünü sular, süpürürdü. Yolda bir taş, hem de küçük bir taş gören, giderken durur; ‘bir çocuğun sürçmesine, bir amanın düşmesine’ sebep olur diye hemen eğilir alır, yolun kenarına kordu.
Yolda birisinin düşürdüğü küçücük bir ekmek parçası, bir simit parçası gören eğilir onu alır. Öper, yahut öper gibi ağzına doğru götürür, sonra da bir duvar kovuğuna, ya bir ağaç yarığına kordu. ‘Nimetti’ ve nimete hürmet gerekirdi.
Mahalleli birbirini tanır, severdi. Uygunsuz kişi hiçbir mahallede tutunamazdı. Bir ölüm, bütün mahalleyi kapsardı. Cenaze kalkar kalkmaz, o eve ‘önce kıble komşusundan’ çorbasıyla, etlisiyle, tatlısıyla bir tepsi yemek gelirdi. Ertesi gün sağ, sonra sol komşusundan. Ve bütün bunlara öbür komşular sırasıyla katılırdı.
(...) Sabahleyin ilk iş; ‘lambanın şişesini silmekti’. Lamba şişesine ‘hoh’ladıktan sonra küçük, incecik bir sopaya sarılı temiz bir bez sokulur; döndürüle döndürüle, şişe gıcır-gıcır silinir, üstüde silindikten sonra kenara konur; lambanın gazına gaz eklenir, fitili temizlenir, hususi makasla kesilir; idare kandili de aynı tarz da hazırlanırdı.
(...) Şehrin yollarında, iki yolda ağaçlar vardı... Pencerelerde fesleğenler... Bahçeleri vardı her evin. Bahçelerde güller, çeşitli güller, karanfiller... Yol kenarlarında gecesefaları...
Bir meydan vardı... Geniş, güzel: Ortasında suyu pırıl pırıl büyük havuz. Girişinde sağda, iki güzel, temiz kahve; asırlık çınarlarla, kestane ağaçlarıyla gölgeli. İkinci kahvenin ortasında tertemiz bir lokanta. Buluşulur, oturulur, sohbet edilirdi.
(...) Şehzadebaşı’nda, Beyazıt’tan gidilirken sol yanda bir kahve vardı. Adı, Fevziye’ydi... Haftada bir musiki alemi kurulurdu orada. Hoca’dan [Abdülkadir Meragı] Büyük Dede’ye [Hammamizade İsmail]; Büyük Dede’den Şevki Bey’e dek nağmeler çalardı, besteler dile gelirdi, güfteler duyulurdu gönülde... Ama ayrı bir söz, bir fısıltı duyulmazdı... Nefes alınmazdı, sanki... Birisi bir para düşürmüştü yere... Hemen ayağını basmıştı, üstüne... Sesi, bu ahengi bozmasın, diye...
(...) Dostluk vardı, vefa vardı; söz vardı, öz vardı; sükün vardı, rahat vardı, ruh vardı. Huzur vardı, feyiz vardı, zevk vardı. Neş’e vardı, edep vardı, can vardı. “
***
Üstadımızın yazısını burada noktalıyorum. Şimdi ise ne var? Şimdi olanları ise yine merhum Gölpınarlı’nın yazısının devamından, bir fırsat bulunca aktaracağım...