“Mabetsiz şehir!” nitelemesi,“bizim ecmaine” ait olup bu fakirin yakıştırması falan değil; Ankara için kullanılır. Mucidi de Osman Yüksel Serdengeçti… Ellili, altmışlı yıllarda sağın fikir babalarındandı… Sağın her kanadında oynadı… “Serdengeçti” isimli bir dergi de çıkartırdı. Talebe harçlığımızdan az para vermedik bu ve bunun gibilerine… Yanarım, hem de nasıl!..
***
Serdengeçti, Antalyalı… Bir dönem, 1960’larda, Adalet Partisi’nden milletvekilliği yaptı. Disiplinsizlik nedeniyle ihraç edildi. Kravatını beline takarak, “gavur icadını” da protesto etti ve bu şekilde Meclis’e girdi.
***
Ankara Başkent ilan edilince, İstanbul dışlanınca hemen “bizim ecmainin” önde gelenleri, Ankara’ya, “MabetsizMehir!” diye yüklenmeye başladılar. Aslında, yüklendikleri şehir falan değildi, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet modernleşmesiydi. Onun simgesi de Ankara idi…
***
Hatta Kocatepe Camii, “Mabetsiz şehrin!”“böğrüne” vurulan bir damgaydı. Öyle ya, İstanbul, “Beldeyi Tayyibe!” idi yani “tertemiz şehir!”.
***
Birebir örtüşmese bile merhum Yahya Kemal Beyatlı’nın; “Ankara'nın en çok nesini seviyorsunuz sorusuna cevaben, ‘İstanbul'a dönüşünü’!", yanıtı da benzeri bir cümleden. İşin acısı bu, Bozkır’ın ortasında yeşeren bir “vahaya”, “Evlad-ı fâtihan” bir zâtın tepkisiydi.
***
Elbette Şairimiz, Ankara’da, bir “Türk devletinin” kurulduğunu biliyor ve bu şuura sahip ender insanlardan birisiydi. Zira o vatan kaybetmenin en derin acısını yaşamış bir neslin temsilcisiydi. Ama ne olursa olsun, “bizim ecmain” gibi olmasa da, Ankara’ya tepkiliydi. Sanırım bu tepkinin kaynağında da “fazla iltifat” görmemek vardı…
***
Yoksa bir “ulus devlet” kuruluyor, bunun sıkıntıları, sancıları yaşanıyordu. Biz Türklere, “Anadolu Beylerbeyliği” çok görülüyordu. Bunu da Beyatlı üstadımız çok iyi biliyordu.
***
Lozan ve devrimler bağlamında; “Şunu şunu yapmadılar; şuraları almadılar; şuraları verdiler türünden yaklaşımlar, ‘ney içen eşeğe çalınan ıslık gibidir, nazarımda’” (Neyzen Tevfik).
***
İstersenizhikâyeyi başa alalım,ta “borçla” yapılan Kırım Harbine (1854) gidelim. Bunu takiben; Dış borçlar, Muharrem Kararnamesi (1881), Duyunu Umumiye, Berlin Antlaşması, Tanzimat, Meşrutiyet, Trablus Harbi, Balkan Harbi, Birinci Dünya Harbi, Mondros Ateşkesi, Sevr, İstiklal Harbi, Mudanya Mütarekesi, Lozan ve Anadolu’da kurulan Türk Devleti vd. halkasına birlikte bakalım. Bunlara birlikte bakamazsanız Mustafa Kemal’i de, onun devrimlerini de anlayamayız.
***
Yok, öyle şey“bekâra karı boşamak kolaymış!” Unutmayın; daha 19.yy başında biten, düveli muazzamının suni teneffüsle ile bir asır daha ayakta kalan bir Osmanlı’nın külleri üzerine kuruldu Türkiye Cumhuriyeti…
***
1960’ların başında İstanbul’a gittiğimizde ilk işittiğimiz sözlerdendi;“Burası Beldeyi Tayyibe! O nedenle başta Eyüp el Ensar’i olmak üzere tüm ‘evliya, asfiyâ ve enbiyâ’ tarafından korunurdu”.
***
Tabii, bizler, saf ve bakir Anadolu çocuğu olduğumuz için yangınlar nedeniyle harap; büyük depremlerde yerle bir olan İstanbul’u, geçmişte, “şer’i” bir devletken;“halifeyi rû-i zemin”, “zillullah-ı fi'l-arz” başımızdayken “evliyâ, asfiyâ, enbiyâ”nınneden korumadıklarını soramazdık.
***
Öyle ya, Cumhuriyetle saltanat lağvettik, halifelik Büyük Millet Meclisi’nin uhdesine tevdi edildi; laik ve karma eğitim geldi, tekkeler ve zaviyeler kaldırıldı, ezan Türkçe okutuldu, musibetler de başımıza yağmaya başladı. Bir de “şu masonlar yok mu şu masonlar!” Her taşın altında “mason” aradık. Gençliğimiz gitti, enerjimiz gitti. İnanın, çokları gibi bizim kulağımıza da bunlar üflendi. Sanırım, bu devran devam ediyor…
***
Tabii, “büyüklerin” kucağına oturmaya hazır, biz, “bakir Anadolu çocukları” şu tarihi gerçekten de habersizdik. “…İstanbul'u fethinden sonra meydana gelen iki büyük deprem, 2. Bayazıd'ın hükümdarlığı dönemine denk geldi. Kentte 10 Eylül 1509 günü gece saat 04.00'te meydana gelen deprem, İstanbul için çok yıkıcı oldu. ‘Kıyamet-i Sugra’ yani ‘Küçük Kıyamet’ olarak adlandırılan depremden sonra padişah Edirne'ye gitti.
***
…1509 İstanbul Depremi, ‘1000 yılından sonraki dönemde Doğu Akdeniz'de meydana gelen en büyük deprem’ olarak nitelendirildi. Bolu'dan Edirne'ye kadar kendini hissettiren depremde şehir halkının yaklaşık yüzde 10'u deprem sonucu ya öldü ya da yaralandı.
***
Deprem en büyük hasarı camilere verdi. 109 cami tamamen yıkılırken ayakta kalanların da tümünün minaresi tahrip oldu. 1070 ev yıkıldı, surlar zarar gördü, burçlardan 49'u yıkıldı ya da ağır hasar gördü.
Ayasofya Camisi'nin ise fetihten sonra yapılan minaresi yıkıldı. 2. Bayazıd'ınTopkapı Sarayı'ndaki yatak odası da depremden çöktü, ancak padişah birkaç saat önce odadan ayrıldığı için zarar görmedi.”
***
Osmanlı döneminde, İstanbul’da oluşan büyük depremlerin tarihleri şöyleymiş: 1509, 1719, 1766, 1894, 1912… Peki, neden o kadar “Evliyâ,asfiyâ, enbiyâ koruyamadı, İstanbul’u?”
***
Tabii, bunun yanıtını, Gölcük Depremi nedeniyle; “7,6 Yetmedi mi?” diyen “bizim ecmain” verebilir mi, acaba? O gece, Gölcük donama üssünde yapılan bir eğlence neden olmuştu deprem bunlara göre? Peki, Cumhuriyet öncesi İstanbul depremleri, yangınları neyin nesi idi?
***
İşin garibi, 1509 depremi olduğunda başta “Sofu” olarak nitelendirilen 2. Beyazıt var. Yine bu deprem de Fatih Camii, neredeyse tamamen yıkılmış ama “gavur Bizans” eseri Ayasofya, bunun kadar etkilenmemiş.
Neden?
Unutmayın deprem; dünyayı boynuzunda taşıyan öküzün hareketi sonunda olmuyor. Yer kürenin varoluşu ile birlikte deprem de var olmuş. Yok oluşuna kadar da var olacaktır. Doğanın diyalektiğini bilemezseniz çağı ıskalarsınız. Iskalaya ıskalaya da bu hâle geldik. Vesselam…