Konu Kayseri Lisesi’nden açılmışken, cehlime bağışlayın, garabet dolu bir uygulamaya daha değineyim. Büyükşehir Belediyesi, eski binayı restore etti. Şiremenli tarafına yeni bir bina yaparak, adeta takas etti. Buraya kadar güzel. Eski binayı müzeye çevirdi. Adını da “Milli Mücadele Müzesi” koydu. Ama bir yanlışlığı da peşinden getirdiler.
Okulun zemin katı müze, üst kat belediye müdürlerinin, hem de lüks döşenmiş ofisi oldu… İşte yanlışlık da burada. Bunlar müzenin hizmet birimleri olsa anlarım ama belediyenin başka birimlerinin burada ne işi var?
Müze’nin Memduh Başkan’dan önce yapıldığı biliniyor. Aslında bu sorumun muhatabı selefleri. Ama onlar dinlemedi, uyarılarımıza rağmen bir uzmana sormadılar, böyle bir tablonun doğruluğunu?Yanlışta ısrar ettiler.
Büyükşehir Sayın Başkanına soruyorum: Doğru mu bu? Bir yanlışı “müze” yapmakla yaptınız. İkincisi ise, burada eğitim ve öğretim devam etmemesi…Mesela Müdür ve muavin odaları burada olabilirdi. Müze yapmakla yapılan hatanın üstüne bir de ofis olarak kullanmak neyin nesi?
Müze Müdür ve sekretaryasını anlarım ama diğerlerini asla. Belediye fırsatçılık yapmış, moda tabirle Lise’nin “üstüne çökmüş!”. Umarım, amaca uygun olmayan kullanıma son verilir, asli hüviyetine döner. Müdürler de kendilerine yer bulsun. Belediyenin imkanı mı yok, sanki?
Neyse, dönelim “Liseli Yıllarıma”… Lise orta kısım, Şiremenli de, tahta döşemeli “kargır” bina idi… Yıkıldı ve yeni bina yapıldı, şimdi, sanırım, Sağlık Meslek Lisesi olarak devam ediyor. Lise’den önce, geçici süre “Erkek Sanat” ve “Yapı Sanat” kullanmış, eski binayı.
Bahçesinde Müdür evi vardı… O günlerde, yanlış anımsamıyorsam, Lise Müdürü ünlü fizik hocası Ali Tekol (Kel Ali) otururdu, o yıllarda… “Fizikten kalan öğrenciler”, hocamızın bağına zarar verirlermiş. “Kel Ali’nin bağına döndü!” lafı da buradan gelirmiş. Rivayet böyle; doğru mu bilmem… Epeydir haber alamadığım oğlu Prof. Dr. Yalçın Tekol arkadaşımız olurdu ama bizden bir sınıf öndeydi.
Lise Orta kısımda, okuduğum çok kısa sürede, Coğrafya Hocası “Sağır Muzaffer” ve okulun bir odasında kalan tarihçi “Toto” lakaplı Ahmet Akif Tütenk, belleğimde kalanlar… “Toto” diye, dayak atardı. Sınıfta yerimi değiştirmek istediğinde; “Yerimden memnunum amca!” dedim diye, dayak atmıştı… İlk tokadı rahmetliden yemiştim… Yediğim ikinci tokat, Sümer Orta’da beden dersimize gelen, rahmetli, Naci Ulucanlar’da… İlk Okul öğretmeniydi, spora çok meraklıydı. Kayseri sporuna hizmeti oldukça fazla… Hocamız, boyu yetmediği için, ayak parmaklarının ucuna basarak vururdu tokadı…
İsterseniz “hocanın vurduğu yerde gül biter!” yerleşik sözüne bir parantez açayım. Rast gele birisi, arkadaşınız da olabilir, size yumruk vursa, dayak atsa ömür boyu unutamazsınız. Gördüğünüzde selam bile vermezsiniz. Ama hocanın hafifçe dokunmaları öyle değil. Zaman geçip karşılaştığınızda elini öpersiniz. Tabii, sadistçe, hayvanca dövenleri değil.
Sümer Orta’da “borazan Faruk” (Yüce) lakaplı tarih/coğrafya hocamız vardı. İkinci sınıftaydık… Kapıya yakın, ikinci sırada otururduk, rahmetli Mustafa Uzunoğlu ile… Ben duvar tarafındayım, sıra ile duvar arasında da boşluk var. Kopya çekiyoruz. Faruk Hoca farkına vardı. Geldi yanımıza; “Mahmut evladım (babası da öğretmendi onun ismi ile çağırırdı) kalkar mısın ayağa!” dedi.
Mustafa ayağa kalktı, kopyalar ortaya döküldü. Arkasından, dayak faslı başladı… Baktım, sıra bana gelecek, “ziv diye!” kapıyı açıp koridora çıktım. Rahmetli Hocamın sesi geliyordu, arkamdan: “Akıllı adamın hali başka olur!”.
Hocamız, Atatürk Bulvarında bizim eve yakın otururdu. Bir oğlu, bir de güzel bir kızı vardı. Bisikletle okula gider gelir, milli bayram törenlerinin sunuculuğunu yapardı. Gazete de okudum, Diyarbakır’da görev yaparken intihar etmiş… Allah rahmet eylesin!.. Uzunoğlu arkadaşıma da…
1963-1964 dönemi Lise Fen Şubesi’nden mezun olduğuma göre, demek ki; 1961-1962 girişliyim. Doğum tarihim, 30.12.1945… Bizler, 1941 doğumlu arkadaşlarla okuduk. 1947 doğumlularımız da vardı. Bunlar bize; “hayat okulu” hocalığı yapardı. Bazı hocalarımız, ortada ve lisede “çift dikiş” giden dönem arkadaşlarının dersine gelirdi. Lise sonda, “meyhaneyi” de yaşlı arkadaşlarımız öğretti… Tabii, Battalaltı’nda ki şimdi yıkılan“okulu” da… Yine büyüklerimiz eski Büyük Sinema yanında ki Derdalan’ı da öğretmişti bizlere… Ne mi içerdik? Ağzımız kokmasın diye “Votka-kola” ya da “votka-cin tonik”. Neyse!..
Lise 1’e, eski binada, üst katta, Selahattin Hamamı’na bakan köşede, tahta döşemeli, sobalı, 4K’da başladık. Ahmet Doğan Işık, Mustafa Öngü, İbrahim Ünlü ve merhum Mehmet Dörttepe ile, Sümer’den beri, beraberdik. Sınıfta da bir araya geldik. Her günümüz de beraber geçerdi. Derken yeni binada 5 FEN E, sonra Üst katta, Merkez bankasına bakan köşede 6 Fen C… Hatırımda yanlış kalmadıysa, altısı kız, otuz mevcudumuz vardı, son sınıfta. Birkaç arkadaşımız hariç çok güzel okulları kazandılar, güzel tahsil yaptılar. Çok çalışkan sınıftı.
5 Fen E’nin pencereleri, Şiremenli Caddesi’nnde, Sürekçi Apartmanı’nın vd. altında icrayı sanat eden, “Şiremenli çalgıcılarına” denk gelirdi. Fizikçi Talaslı Şükrü Beyin (Baykal), dersinde, dışarıda çat ayaz da olsa, pencereyi açardık, oyun havları dinlerdik. Sinirlenen Şükrü Hoca, pencere dibindeki öğrenciye döner; “İt sıpası, it sıpası, kapat şu pencereyi, kapat şu pencereyi!” derdi…
Bir de kapıda budak deliği vardı… Bazı arkadaşlar derse girmez, delikten içeri değnek atardı sık sık… Rahmetli Hocamız, dayanamadı, artık, “sokranarak” sınıfı terk etti gitti… Bir de baktık, sınıf öğretmeniz Hayri Abi (Akış), bir hışımla girdi sınıfa; “şimdi hocanızı getireceğim, hepiniz sıraya girip elini öpeceksiniz!” dedi… Nitekim öyle de oldu… Hoca ile barıştık.
Kopya çekmek isteyenler, pencere kenarına otururdu… Pencere’nin aralığından, soru kağıdını dışarı atardı. Bir üst kattakiler de iple sarkıtırdı. Daha önce ayarladığı, o dersi iyi bilen birisi, çözer sonra yine pencere aralığından verirdi ya da iple çekerdi kağıdı…
Bir de, “ikinci harp” ve öncesinden o güne yansıyan siyasal ideolojilerin bir simgesi olan “şapka” giyerdik… Bazıları siperi, dar ve daha oval “Alman siperi” yaptırtır, bazıları “Ay-yıldız” armanın üzerine “uçak” rölyefi koyar, yanlarını da iple dikerdi, ABD ya da Alman askerleri gibi. Zaten, şapkası olmayanı da okula almazlardı. Bizler de, duvara yakın olan yerlerden, şapka atardık, olmayanlara…Siyah önlüklü, beyaz yakalıklı kızlar da giyerdi, şapkayı. Tabii, erkekler de mutlaka kravat takardı.(Devam edecek)