Önceki gün, “27 yılda Kayseri’de neler değişti?” başlığıyla yazdığım köşe yazısı bir hayli ilgi görmüş…
39 yıllık gazetecilik hayatım boyunca birçok yolsuzluk iddialarını hem ekranlara hem de gazete sütunlarına taşıdım… Ama bu kadar ilgi gören bir yazı görmedim…
İlgi görenlerin sayısının çokluğu bir tarafa bir yazıya bu kadar duygusal bir yaklaşım gösteren insan sayısının çok oluşu son derece dikkatimi çekti…
Meğer bizi takip eden ya da etmeyen (bizim dışımız da yapılan paylaşımlardan kaynaklı) birçok kişinin anılarını hatırlatmışız…
Yazı bana şunu öğretti;
Bu şehrin insanı bu şehrin geçmişine büyük özlem duyuyor…
Hem de öyle çok uzak geçmişine değil, 20-30 yıllık geçmişine…
Şehir öylesine ters-yüz edilmiş ki insanlar 20-30 yıllık geçmişini bile büyük bir özlemle arıyor… Caddelerini, sokaklarını, meydanlarını, stadını, sinemalarını, tiyatrolarını, fuarını, camilerini, kışlalarını, okullarını, parklarını, çay bahçelerini…
Ve de en önemlisi simalarını…
Hâsılı bu şehrin 20-30 yıllık görüntüsünü…
Halim Demir’in ölümünden yola çıkarak eski Atatürk Stadı anılarımızı ve Kayseri’de sinema geleneğini o günkü anılarımızın eşliğinde anlatmamız birçok kişinin anılarının canlanmasına neden olmuş…
Çok güzel mesajlar aldım…
Kimiler o kadar duygulanmış ki yazdığımız o yazıyı ağlayarak okuyanlar bile olmuş!
Gördüğüm bu ilgi karşısında inanın ben bile şaşırdım…
Madem öyle bugün de Kayseri’nin geçmişte kalan bazı geleneklerinden bahsedelim istedim…
Meyhane kültürü geleneğinden…
Meyhane kültürü denince Kayseri’de pek yadırganan bir başlık olabilir…
Ama olsun, yadırgayanlara da saygımız var…
Bugün ne kadar yadırgıyor olsak bile bir zamanlar bu şehirde bu kültür vardı…
Yadırgayanların sayısına baktığımızda bu şehrin (aslında ülkeni) nereden nereye geldiğini de gayet iyi anlamak lazım…
Düşünebiliyor musunuz, bir zamanlar bu şehirde Anadolu Fuar’ında “Belediye Aile Gazinosu” bile vardı…
İster benimser ister benimsemezsiniz ama bu şehirde bir zamanlar böyle bir kültür vardı…
Kimse kimsenin namusuna-şerefine karışmazdı…
Meyhaneye gitmek isteyen meyhaneye, camiye gitmek isteyen de camiye giderdi… Ve hatta meyhaneye giden de en azından Cuma günleri camiye giderdi…
Dinle, kitapla, imanla hiçbir sorunu olmazdı…
Camiye gidenin de meyhaneye gidenle, meyhaneye gideninde camiye gidenler hiç bir sorunu olmazdı…
Yani bugünkü kadar insanlar, “Namaz kılan, kılmayan, camiye giden gitmeyen” diye keskin kamplara bölünmüş değildi…
Öylesine güzel bir kültür öylesine güzel bir hoşgörü vardı…
Ama maalesef siyasal çıkarlar bugün insanımızı böylesine kamplara böldü…
Öyle ki bugün, “Bizden olan, olmayan! Anlı secdeye gelen, gelmeyen!” dayatmasıyla yüz yüze geldik! Ben şahsen bugünleri de aşacağımıza ve tekrar Türk insanının o hoşgörü kültürünü yakalayacağına inanıyorum…
Bugünler de gelip geçer…
Neyse sözü daha fazla uzatmadan gelelim bir zamanlar Kayseri’de ki meyhane geleneğine…
Benim lise yıllarında gazetecilik sektörüne adım atmış olmam bu şehrin kültürünü erken aşta tanımama vesile oldu…
Bundan dolayı kendimi bahtiyar görüyorum…
Lise birinci sınıfa başlarken Ülker Gazetesi’ne başlamıştım…
Sabahları okula gidiyor öğlen okuldan çıktığım zamanda doğruca Talas Caddesi, Yoğunburç yakınlarında ki Ülker Gazetesi’ne gidiyordum…
Öğle saatlerinde işe başladığım için akşam geç saatlere kadar gazetede çalışıyordum…
Doğal olarak gazeteye başladığım ilk günlerde yaptığımız iş getir-götür işiydi… Sonra yaz döneminde yarı muhabirlik falan filan derken resmen gazeteciliğe adım atmış oldum…
Gazetenin yazı işlerinden tek sorumlu kişi gazetecilikte ki “pirimiz” rahmetli Mustafa Gümüşkaynak’tı… Gümüşkaynak cidden Anadolu’da yetişen ender gazetecilerden biriydi… İyi bir gazetecilik birikimi vardı. Yaşar Kemal bile Gümüşkaynak’tan övgüyle bahsederdi…
Onun yanında gazetecilik mesleğine adım atmış olmamdan dolayı kendimi şanslı görüyorum… Devamında da yine Kayseri’nin gazetecilik mesleğinde bir başka gurur kaynağı olan Mahmut Sabah’ın yanında sürdürmüş olmakta aynı bir birikim kattı…
Sözü daha fazla uzatmadan meyhane kültüründen bahsetmek istiyorum…
O tarihlerde ( 12 Eylül 1980 öncesi) rahmetli Gümüşkaynak ağabeyimin “kafa dengi” arkadaş grubu vardı…
Gün boyu gazetede haberlerini toparlar, yazacağı köşe yazısını yazar akşam saat altıya gelince “kafa dengi” grupla hemen telefon trafiğine geçerlerdi…
“İşiniz bitti mi ağalar!” diye birbirilerini yoklarlar ve “bitti sayılır!” diye yuvarlak bir cevap alınca da:
“Eh o halde ben mekâna geçiyorum!” derlerdi…
“Mekân” denilince adres belli demektir…
Meyhane demekti…
Meyhane denince hemen akla yenilen-içilen-sarhoş olunan yer akla gelmesin…
Meyhane kültürü bambaşka bir şeydi…
Onu bugünkü nesle anlatmak bir hayli zor!
O nedenle yenilen-içilen, sarhoş olup dağıtılan yerin ne kültürü olacak diye kestirip atmayın lütfen!
Rahmetli Gümüşkaynak ağabeyim “kafa dengi” arkadaş grubu da vardı…
Başta rahmetli Aydemir Doğan, zaman zaman Mahmut Sabah, Foto Nazım gibi akla gelen birçok isim vardı…
Her biri meyhaneye giderken sanki bir düğüne gidercesine gran-tuvalet giyinir, sinek kaydı tıraşını olur öyle giderdi…
Sonra o masada şiir konuşulacak, edebiyat konuşulacak, siyaset konuşulacak…
Dolayısıyla her birinden anlamanız gerekir…
Öyle gidiyim, üç-beş duble atıp kafayı bulayım ayağı yoktu!
Şahsınız da bu vasıflar yoksa alem-i cihan olsan o masaya oturamazdın…
Şehrin muhtelif yerlerinde meyhaneler vardı…
En çok meyhane de Kiçikapı, Amele Pazarı, Büyük Sinema’nın arka tarafı, İstanbul Otel ve Şahin Sineması hizası ile Cürcürler Mahallesi’nde vardı…
Derdalan Meyhanesi, Kiçikapı’da Merkez Bankası’nın hizasında, bugünkü Hatıroğlu Camisi’nin önündeydi…
Kemal ve Mehmet Telte kardeşleri çalıştırırdı…
Gerçi daha sonra ayrıldılar…
Derdalan Mehmet Telte’de kaldı, Kemal Telte’de Şiremenli’de ayrı bir meyhane açtı…
Zaten Şiremenli de birden çok meyhane ve birahane vardı…
Kardeşler Fırının sırasında Kovboy Derviş’in “Piknik” Birahanesi…
Kiçikapu Karakolu’nun hemen sol tarafında Alirıza ağabeyin “Paşanın Meyhanesi”…
Kiçikapı Kardeşler Tekel Bayi…
Karabey Fırınının yanında Piknik Birahanesi…
Bugünkü Şekerbak’ın hemen arkasında Hazım Gönen’in Yeni Eczanesi’nin karşısında Torunağa’nın yeri vardı…
Orası daha görkemli idi…
Şehre gelen sanatçılar orada konser verirlerdi…
Yine Büyük Sinema’nın altında bir başka meyhane vardı…
Adı, “Kime Ne” meyhanesi idi…
Düşünebiliyor musunuz, o tarihler de “Kime Ne Meyhanesi” Kayseri’de garson kızların ilk kez servis yaptığı ilk meyhanedir…
Rahmetli Gümüşkaynak ağabeyim ve “ekibi” zaman zaman “Kime Ne Meyhanesine” zaman zamanda yıkılan Ahmet Paşa İlkokulu’nun arkasında bulunan meyhaneye giderlerdi…
Neyse lafı uzatmayalım, Mustafa Gümüşkaynak ağabeyim gazeteden çıkarken kapıda bana, “Ben mekâna gidiyorum ilk prova baskısı yapıldığında bana al getir de kontrol edeyim!” der giderdi…
Ben de, “Hay hay ağabey!” derdim ve Gümüşkaynak ağabeyimin gidiş yönüne doğru hangi mekâna gittiğini bilir ona göre prova baskıyı bir saat bilemedin iki saat sonra alır götürürdüm…
Dediğim gibi genellikle Kime ne” Meyhanesinde olurdu…
Bir gün sonra ki gazetenin prova baskıyı önce Gümüşkaynak ağabeyim okur, sonra Aydemir ağabey eline alır, başlıklara bakar, “Bu başlık hiç yakışmamış! Çok kaba bir başlık!” der o başlığın üzerini çizer şiirsel bir dille yeni bir başlık yazar, prova baskı ondan Foto Nazım’a geçer, Foto Nazım, “Böyle fotoğraf mı olur?” der o haberle ilgili kullanılan fotoğrafı o da eleştirir…
Masada oturan diğer kalafatlı ağır ağabeyler de gazeteye şöyle bir gözucuyla süzer, “Yahu Gümüşkaynak bize laf düşmez ama şu intihar haberini böyle büyük vermeseniz, özendiriyor! Sonra ailesi de rencide oluyor!” diye inceden inceye bir yorum yapar, Gümüşkaynak da, “İyi de arkadaş biz gazeteyi kime satacağız? Ona dokundurma buna dokundurma!” diye hafif yollu bir sitem eder ve sonra bana döner, “Al aslanım, bu tahsisleri eksiksiz yapın sonra baskıya verin!” derdi…
Hâsılı bir gün sonra çıkacak gazete o masaya yatırılır ve her birinin elinden büyük bir titizlikle geçer sonra basılması için “onay” verilirdi…
Yani meyhane kültürü öyle Türk filmlerinde anlatıldığı gibi sadece yenilen-içilen ve sonra da sarhoş olunan bir mekân değildi…
Olanları yok muydu, vardı elbette!
Ama ben elit olanlardan bahsediyordum…
Üzerinde yazı yazılması ve yorum yapılması bir kültürden bahsediyorum…
Örneğin Şehir Kulübü…
Şehir Kulüpleri hemen hemen her şehir de olurdu…
Bazı ilçeler de bile…
Şehir Kulüpleri akşamları o şehrin buluşma mekânıydı…
Kayseri’de de İstasyon Caddesi’ndeydi…
Tabii çok eskileri yaşım gereği benim hatırlamam mümkün değil…
Akşamları Şehir Kulübü’nde şehrin ileri gelenleri bir araya gelirdi…
Adalet Partilisi, Halk Partilisi hepsi yan yana masalar da oturur, yer-içer-sohbet ederdi…
Zaman zaman birbirilerine liderlerinin söylediği sözler üzerinden inceden inceye laf atar, latife eder ve sonra da birbirilerine “meze” ikram ederlerdi…
Şehir öylesine kaynaşmış bir dostluk havası içindeydi…
Kimse kimsenin ne namusunda ne şerefinde değildi…
Meyhaneye giden meyhaneye, camiye giden camiye giderdi…
Kimse kimseye karışmazdı… Kimse kimseyi dini inancı, geleneği, göreneği, giyimi-kuşamı-saçı-sakalı için eleştirmez hele hele ayıplamazdı!
Böylesine büyük bir hoşgörü ortamı vardı…
Komşuluk dayanışması had düzeydeydi…
Gerçek anlam da komşusu açken diğeri tok yatmazdı…
Hiç olmazsa bir kap yemek yollardı…
Cenazesi oldu mu tüm mahalle yas tutar ne radyo ne de televizyon açardı…
Perşembesi geçene kadar cenaze evine yemek taşınırdı…
Adeta komşular kendi aralarında yarışırdı…
Bu şehir de böyle bir kültür vardı…
Anlatmak istediğim sadece meyhane kültürü değil elbette…
O şehir de ki ortak yaşam…
Bu şehir de hep birlikte tüm farklı görüş ve düşüncelere rağmen nasıl mutlu olunduğunu dile getirmek…
Bahsettiğim zenginlikler çok değil 20-30 ve daha da eskisi 40-45 yıl önce yaşanmıştı…
Şimdi nasıl da o zenginliklerden mahrum bırakıldık…
Ne şehir merkezinde ki o güzellim caddeler ve sokaklar ne parklar-bahçeler, ne sinemalar, tiyatrolar, ne meyhaneler ve düğün salonları kaldı…
Koca koca beton yığını binalar ve alıveriş merkezleri…
Haydi ey bu şehrin insanları bu beton yığınlarının içinde mutlu olun olabilirseniz…