Şimdi anlatacağım hikâyeyi sanırım Akbaba’da Muzaffer İzğü’nün kaleminden okumuştum. Hatırımda kaldığı kadarı ile anlatacağım… Umarım, amaç hâsıl olur. Hikâyenin benzerlerinin günümüzde de devam etmesi dikkat çekici. Demek ki, “ezberlerimizi” tekrarlamada ustayız. Demek ki; “Batı yakasında yeni bir şey yok!”
***
Yeni bir model uygulama, proje yapma, yenilik semtimize uğramıyor… İnovasyon vs. hak getire… O nedenle de yaratıcı olamıyoruz, kötü taklitten öte gitmiyoruz. Halimiz; “Bizim oğlan bina okur, döner yine okur!” diyen babanın durumuna benziyor. Bizim Büyükşehrin “numarataj” servisi de benzerini diyor:“Arkadaş, benim bildiğim bir şey var. Ondan sapmam!”
***
Lise’de felsefe okuduk… Tabii, mantık ve sosyoloji dersi de... Mantık dersinde, “tarifin özellikleri” şöyleydi;“Efrâdınıcâmiağyârını mâniolmalı!”
***
Demem o ki, Büyükşehrin ihdas ettiği eski/yeniher “adrese” ulaşım, bu tanıma uyarsa anlamlıdır. Yoksa,“bostan beygiri gibi döner durur”, “fellik fellik adres ararsınız”, gideceğiniz yeri. Aracı ile gelen, sormadan Büyükşehir Belediyesi’ne ulaşamaz. Mesela, Ahi Evran Caddesi girişi, Orduevi yanında, “Büyükşehir” yön levhası var mı? Ben göremedim… Varsa beni uyarsınlar…
***
Zaman zaman isim ve adresler değişiyor… Bu değişiklikleri, ilgili yerlere mesela itfaiye, ambülans, adliye, kargo, doğal gaz, elektrik şirketleri, sular idaresi gibi yerlere anında “servis” edemiyoruz. Oysa bu bir “program” meselesi… Ona göre planlarsınız, anında ilgili yerlerin bilgi işlem merkezlerine, ışık hızı ile düşer… Biliyorsunuz, ışık hızı saniyede 300 bin kilometre…Çok mu zor bir şey?
***
Öyle ya, Belediye görevini yapar, ilgili yerlere değişiklikleri gönderir, gerisini diğerleri düşünsün… Sakın ola ki, bunları “attığımı” falan sanmayın, bizzat yaşadığım için biliyorum. Yeni, adresimizi bildirdiğimizden, “bizde ki kayıt böyle değil!”, diyorlar. Örneklerini zaman zaman yazdığım için tekrarlamıyorum.
***
Tek ben miyim, bu muameleye maruz kalan? Ne gezer… Kayseri’nin muhterem ahalisi de yaşıyor ama umurlarında değil… Kusura kalmasınlar hayatlarının “kaliteli” olma yönünde bir talepleri yok. Ama ben yazmaya uyarmaya devam edeceğim. Onlar kendilerini ne görür bilemem ama ben kendimi, “vergi ödeyen” bir “vatandaş” görüyorum… Bu sözlerimden rahatsız olanlar umurum da değil…
***
Gelelim hikayeye; Yeni komutan gelmiş garnizona… Araziyi gezerken, denize nazır, çamların arasında bir er görmüş, eli silahlı… Merak etmiş; “Evladım sen ne arıyorsun burada?” Tabii er, hazrolda; “13-15 nöbetçisi Kayserili, Ahmet oğlu Mehmet, emrinize hazırım komutanım!” demiş…
***
Komutan teşekkür ve merak etmiş… “Nöbet tutulacak bir yer değil, burada nasıl nöbet tutulur?”, takılmış kafasına. Makama gidince, nöbet ilgisini çağırmış. O da nöbet yerleri listesi ile gelmiş… Listede orada nöbet tutulduğunu okumuş. “Peki, bu ihdası siz mi yaptınız?” “Yok komutanım… Ben de listeyi şuanda falan birlikte görev yapan filandan devraldım!”
***
Merak bu ya, komutan araştırmaya devam etmiş… O isme ulaşmış… O da benzeri yanıtı vermiş;“Ben de listeyi filandan aldım!” Falanlar ve filanlar benzeri yanıtı vermiş. Nihayetinde, emekli birisine ulaşılmış. “Hayret demiş!.. Hâlâ orada nöbet mi tutuluyor?” Ve hikayeyi anlatmış:
***
“Komutanım, filan komutanımız çamlar arasında bulunan ‘bank’a ara sıra gelir oturur, dinlenir, denizi seyrederdi. Zamanla bankın boyası bozuldu. İstihkam kısmı güzelce boyattı ve bizi uyardı; ‘Buraya geçici nöbet ihdas edin, boya kuruyana kadar... Nöbetçi, oturmaya gelen komutanı uyarır’. Bu arada ben başka birliğe tayinim çıktı… Haliyle nöbet çizelgesini yeniden düzenleme şansım olmadı!’”
***
Sanırım, 1950 öncesinin başkanlardan “Lömen Ağanın Mustafa Çavuş”, mezardan kalksa, sözgelimi “bilgi, yön, uyarı” ile ilgili uygulamayı görse; “Allah Allah!.. Benim dönemimden kalma usulleri uyguluyorlar!” derdi… Anımsarım, 1950’lerde levhalar duvarlara çakılırdı. Başka da çare yoktu. Duvar, ev yıkıldı mı, levha da kalmazdı.
***
Madem konu Belediye’den açıldı… Bir olay daha anlatayım, geçmişten. Merhum İnş. Y. Müh. Muzaffer Abi (Yerlikhan) Fen İşleri Müdürü… Rahmetli Y. Mimar Zihni Kuşalan İmar Müdür olarak yeni göreve başlamış. Acemi olduğu için gelen evrakı hangi birime havale edecek bilemiyor… Tabii, alt kademeye sormaya da kendine yediremiyor… Muzaffer Abi’ye gidiyor…
***
Çok kıymetli bir mühendis olduğu için herkes “üstat” derdi, Yerlikhan’a… “Üstadım, şu evrakı hangi birime havale edeceğim?”, dediğinde abimiz hiç kendisinden çıkmıyormuş gibi; “Aklına gelen ilk yere havale et, Zihni… Arar sorar gideceği yeri bulur!”
***
Muzaffer Abi hesabı, Büyükşehrin “numartaj” yetkilileri de bana; “Teferruata gerek yok… Ağzının büzüşünden Ömer dediğini anlar muhatapların… İtfaiye, ambülans, kargo vs. arar, sorar sonunda seni bulur!”, diyor herhalde.
***
“Peki, ambülans adresimi bulana kadar, ‘sizlere ömür olursak’ ne olacak?”
“Allah’ın işine karışacak halimiz yok ya!.. Ne olacak, vakti saati geldi, vadesi yetti, gitti!” deriz…
***
Bir daha anımsatayım: Ne demiştim? Tarif; “efrâdını câmi ağyârını mâni olmalı!”Anlamı mı?Onu da bulsunlar!..