Menü Kayseri Gerçek Haber
KADİR DAYIOĞLU

KADİR DAYIOĞLU

Tarih: 21.06.2022 13:24

GÜN DÖNÜMÜ

Facebook Twitter Linked-in

Bugün 21 Haziran en uzun gündüz, en kısa gece… Uzun gündüzlerin, kısa gecelerin sonuna geldik. Bu güne “gün dönümü” de denir… Havalar da ısınmaya başlar. Artık iki ay, kurak yaz var önümüzde… Ondan sonra; “frez bas, kara bas!” Ha. Yaprak ya da “yavsu” aşısının da zamanı artık.

***

Dostlar, gün dönmeden yaz gelmez bu topraklara… Rahmetli peder “gün dönmeden” mest lastiğini çıkartmazdı… Eski bağcılar da bugünü beklerlerdi, göçmek için… Tabii, bir de okullar kapanacak. Öyle ya, çocuklar nasıl gidecek okula…

***

Şimdi muntazam evler yapılıyor. Bir de kalorifer varsa, göç zamanı mayıs başlarına denk gelmeye başladı… Haliyle bağdan inme de ekim sonu, kasım ortalarına sarktı, yine bunlar için…

***

Bağcılık evvelden çok sıkıntılıydı. İmkânlar çok kısıtlıydı… Yazın sıcağı, tozu, toprağı, pisliği, sineği olmasın bağa göçmek akılı işi değildi. 1950 sonrası hayatımıza giren buzdolabı, imarlı evler, odunlu banyo termosifonu, özellikle “kıraç bağcılığını” öldürmüş; evler viraneye, bağlar hozana dönmüştü… 

***

Bir müddet devam etti bu durum. Ama 1970’lerin ortasında bağlara, bağcılar tarafından elektrik, su gelmeye başlayınca, -ilki de Eşek Meydanı’ndan başladı-, refah seviyesi arttıkça bağcılık tekrar cazip hale gelmeye başladı. Bu hizmette kamunun katkısı hiç olmadı.

***

Talas başta olmak üzere Hisarcık, Hacılar ve mücavirlerinde “villa” denilen evler peş peşe gelmeye başladı. Yukarı Talas’a evler yapılırken, “on yıla kalmaz, yaz-kış buralarda oturulur” denmesi üzerinden yaklaşık yarım asır geçti… Gerçekten gerçekleşti mi, bilmiyorum?

***

Öyle ya; istisna olan, genellikle Talas ve Hisarcık yöresi ile sınırlı  “ağa evleri” hariç, toprak damlı ötmeler ya da kuyu başlarında oturulacak, buralarda yatılacak. Yere bir hasır ve üstüne savan, bunun da üstüne yatak serilir… Gece yıldızlara baka baka uyulur. Bir de bakmışsınız sabah güneşi üstünüze düşmüş…

***

Bağlarda elektrik nerede… Hisarcık, Hacılar, Talas, Erkilet gibi belediyelikler dışında idare lambası, fener ile oturulur akşamları… İdare lambasının “çift fitilli” olanları ile “Lüks lambaları” çok az evde bulunurdu… Niyette bir iki evde olan “pilli radyo”dan, izlenirdi “memleket saat ayarı” ve “memleket haberleri”. Yanlış anımsamıyorsam, haberleri okuyan da Can Okan’dı…

***

Lüks lambasını pompalamak bize düşer. Pompala pompala imanın gevrer… Bir de memesine pislik gelirse, iğnelemek zorundasın. Öyle iğne deyip geçmeyin, o bile “ithal” edilirdi… Gaz da özel tenekelerde gelir… Işık veren “gömlek”, ipektendi…

***

“Gömlek” İlk yakılırken ispirtoya batırılır. Bir kere yandıktan sonra artık elinizi dokunamazsınız. Zira çıkıntı yılan derisi gibi ufalanır… Bizimkinin markası “optimus”tu… Pilli el fenerleri herkeste bulunmazdı. Hele üç pilli olanlar, projektör gibi aydınlatırdı önünüzü, geceleri… Bir de, gece giderken her ağacın altında, her “çubuğun” dibinde, “hırsız” var sanarak, korka korka yürürdünüz.

***

Mutfak demeye bin şahit ister… Ocak başında gazla yanan, tenekeden, mahruti, ucunda fitili bulunan yani konik bir idare lambası bulunur,. Onun ışığında yemek pişirilir ocakta… Tabii, öğle vakti, dışarıda, genellikle bir ceviz, bir ağaç altında kurulu ocakta, akşama kadar, kısık odun ateşinde “tıkır tıkır” pişen yemeğin lezzetine doyum olmaz… Kabın üzerine de, oldukça kaba, “tandır çulu” geçirilirdi…

***

Bir de, şehirden “fırın ekmeği” (somun) çok nadir gelir. Somun, pasta gibi gelir insana. Bir de; “Şıh Aslan’ın somunu” olursa, yemeye doyulmaz. Alımlı kadınlara; “Şıh Aslan’ın somunu gibi!” derlerdi. Şimdi ise, fukaradan başka kimse yemiyor, beyaz undan yapılan somunu. Genellikle haftada bir bazlama yapılır tabii onunla birlikte kıymalı, tereyağlı “yağlama” için “şebit”, geniş, küre kesitli saç üstünde… Şimdi “gözleme” denilen “peynirli”, “hakırdaklı” da yapılanlar arasındaydı. Tabii, ocakta, ince çıtırgı, gazel ve ot yakılırdı… Ateşin “harsız” olması istenirdi. “Sac üstünden fısır fısır bazlama!” türküsü de bunu hatırlatır, bizlere…

***

İster inanın, isterse inanmayın… Bazlama pişirilen sac çok kıymetliydi. Bağdan inilirken mutlaka şehre götürülürdü çalmasınlar ve şehirde de kullanılsın diye… İnanın, ikinci bir sac almak akla gelmezdi… Öyle ya, bağda bıraksanız mutlaka çalarlar. Tabii, isli olduğu için eşyalara bulaşmasın diye, göçülen kamyonun, tahta arabanın vs. yanına asılırdı, sac…

***

Yine inanmazsınız, toprak damlı “ötmelerin” direklerini söküp götürürlerdi. Nereden haberiniz olacak… Öyle ya, ta bahar gelince kuyuya kar konana, akan su ile kuyu doldurulan kadar bağlara gidilmezdi. Şimdi de var hırsızlık hem de mebzul miktarda ama çalınan malların niteliği değişti.

***

Ocağın karşısında oturup pişenleri çeviren, sönen ocağa üfleyenlerin “imanı” gevrerdi… Şimdi, bunları evinde yapanlar çok çok azaldı. Öyle ya, fabrikasyon yapılıyor artık. Katmerler, şebitler, bazlamalar… Yani, kadınlar kurtuldu artık…

***

Tel dolaplarda saklanırdı yiyecekler… Etler, çengel ile kuyuya sallanır… “Sızgıt” yani “pişmiş et”, etin ömrünü uzatır. O nedenle, çömleklere pişmiş kıyma ve kuşbaşı et, kemikli et basılır… Bir yaz, bir kış yenir… Bunun için de kurban bayramı imdada yetişir…

***

Paylaşma duygusu, doğaya ve hırsıza karşı müşterek savunma hali “bağ komşuluğunu” ve “komşularını” unutulmaz kılar… Şehir komşularınızı anımsamazsınız ama bağ komşularınızı “yedi ceddine” kadar sayarsınız.

***

Dayanışma örneği simgesi, bağ komşusundan istenen kibrit, tuz, şeker, kahve, bazlama… Bir de kadınların “sabah, öğle, ikindi” (gaflesi)/gezmesi… Akşam oturmaları, Pazar günleri, babalarımızın ceviz ya da (pilit) altında oynadığı kumarlar… Bizler de hafta içinde bunu yapardık. O nedenle, bağda en kıymetli şey bir ya da iki deste (2x52) oyun kağıdı…

***

Sigara bulamayınca içilen “tosbağ otu”, oyulan cevizler, kırılan fındıklar, “çalınan meyveler”, kuş lastiği ile vurulan ve hemen ateş yakılıp yenen kuşlar/sığırcıklar, akan suyun önü çevirip oluşan “gölette” yıkanmalar; çıplak ayakla dolaşmalar, taşa “tokuşan” yarılan ayak başparmağına dökülen sıcak toprak ya da akıtılan “idrar”  gözlerimin önünden bir filim şeridi gibi geçiyor.

***

İşte bu duygular içerisinde, evvelsi gün vasıl olduk Hisarcık’a… İnanın hava hâlâ soğuk. Allah nasip ederse, ekim sonuna kadar buradayız. Hamdolsun, ilk kirazımızı (sultani) ve ilk çileğimizi de yedik… Koyup giden nûr içinde yatsın. Allah, ağız tadı ile yedirmek nasip etsin. Ne diyelim, Allah, senesine güle güle “yitirsin”


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —