KADİR DAYIOĞLU

Tarih: 03.02.2026 11:27

GACIRTI GUCURTU

Facebook Twitter Linked-in

Her dönem tazeliğini koruyan bir fıkra ile başlamak istiyorum bugün... Biraz kerih olacak ama ne yapalım; umarız bağışlanırız. Ayıp değil ya, yaşanan olayları başka türlü anlatabilme becerisini gösteremiyorum.

**

Öyle ya, ömrümüz “gacırtıyı gucurtuya denk getirmekle” geçti ama çıkan kokuya ne demeli? Tabii, burnu koku almayanlar için diyecek bir şey yok.

**

Hikâye bu ya… Olay eski yazlık bahçelerde geçer. Adamın biri “yellenirken” kıçı ile de salaş bir tahta sandalyeyi sallamaya başlamış... Bunu gören Bekri Mustafa; “Hemşerim, hemşerim, gacırtıyı, gıcırtıya denk getirdin anladık... Ama çıkan kokuya ne diyeceksin!” 

**

Gerçi yazının başında, “her dönem...” demek ihtiyacını hissettim ama fıkranın geçerli olmadığı dönemler yok mu? Elbette var. Öyle ya her zaman Bekri Mustafa’yı nerede bulacağız. 

**

“Hemşerim, gacırtıyı, gıcırtıya ne güzel denk getirdin. Üstelik, etrafı da mis gibi bir koku saldın” der günümüzün “dalkavukları”. 

**

Galiba, günlük hayatımızda da, “gacırtıyı, gıcırtıya denk getirmeye çalışıyoruz ama çıkan kokuya da bir türlü engel olamıyoruz.”

**

Gün geçmiyor ki, “memleket büyüklerinin” ya da yakınlarından birisinin adı, “akçeli” işlere karışmasın. “Pis kokular” çok hızlı bir biçimde etrafa yayılıyor.

**

Evet… Siz, “gacırtıyı, gıcırtıya denk getirdik” zannıyla, icrayı sanata devam edin! 

**

Günümüzde örneği pek kalmadı... Eskinin “dalkavukları”, “memleket büyüklerine”,“Def-i hâcetinizim efendim!” sözünü sık sık tekrarlarmış.  Bu bağlamda, çizerini hatırlayamadığım, eskinin ünlü Akbaba Dergisi’nde, fotoğraf çekinen “dalkavuk” karikatürünü anımsıyorum: 

Makine, eskilerin hatırlayacağı, körüklü makinelerden. Fon olarak da, bir cami avlusu ve  “s” harfi ters yazılmış, “İstanbul Hatırası” yazısı bulunan bir bez kullanılmış.

**

Fotoğrafçının, “tamam çekiyorum!” uyarısına duyan “dalkavuk”, her seferinde, öne doğru eğiliyor... Bir, iki... derken, fotoğrafçı baktı olmuyor, bu sefer çözümü, adamın boğazına geçirdiği bir yuları arka duvara çivilemede buluyor. 

**

Bekri Mustafa deyince gönlüme merhum Neyzen Tevfik geldi... Hazret, “sefihler” yani “zevk ve eğlenceye düşkün, parasını pulunu hovardaca harcayanlar” için şu benzetmeyi yapmış.

“Bezm-i meyde süfehânın neye meftun oluşu,

Nazarımda, su içen eşeğe çalınan ıslık gibidir.” 

**

Şimdi eşek kalmadığı için yeni nesil pek bilmez. Evvelden “mebzul miktardaydı” Mahalle çeşmelerinde, çalınmasın diye, zincirle bağlanmış, kalaylı bakır taslar bulunurdu. Eşek sahipleri de susayan eşeklerini çeşmeye yanaştırır. Tasa su doldurur. Eşeğin ağzına götürür, başlar ıslık çalar. Hazret de bunu kastediyor, “ikilisin”de.

**

Söz eşekten açılmışken bir şey daha hatırlatayım. “Eşek boku” deyip gelip geçmeyin. Boku, reyhan saksısına konur, gübre görevi yapardı. Analarımız, konu komşudan, eşek boku ister, bulamazsa çocuklar, sokaklarda arardı. Öyle ya, Kayseri mantısı reyhansız olmaz. 

**

Ha. Biliyorsunuz, bir de “it boku” makbuldü, deri terbiyesi için. “Dabak mısın it bokuna muhtaçsın!” Kayseri deyişi de bunu anlatır. Acelesi olana; “Dabakhaneye bok yetiştirecek!”, derler. O nedenle bok deyip gelip geçmeyin. Mesela, “gönül bu ota da konar boka da!”, derler.

**

İt boku toplayıcılar, sırtlarında bir kap, ellerinde ucu sivri bir sopa, sokak sokak dolaşır. Gördükleri boka saplayıp, ellerini sürmeyip, kaba atarlardı. 

**

Tabii, genelleye bilirsiniz. “Parası olan oyunun kuralını koyar!” sözü de bu cümleden. Mesela, mahallede topu olan çocuk, kimin oynayacağını, kimin oynamayacağını belirler. Topu alıp gitti mi, maç da biterdi. 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —