Dolar lira karşısında değer kazanmaya başlamıştı. “Dur-durak demeden” yükseliyordu. İktidar bunu sıhhat alameti görüyor, faziletini anlatılıyor; yükselmenin ilgi alanlarına girmediğini de ilave ediyordu. Öyle ya, Hoca Nasrettin borç ödemesi gibi; dolar yükselecek, ihracat artacak, ülkeye bol bol döviz gelecek, döviz gelince cari açık kapanacak, döviz bollaşınca fiyatı düşecek, sonra enflasyon ve faizler düşecek. Yüzler gülecek…
Bu yeni iktisadi modeli, iktidar tekrarladıkça destekçileri coşuyor, “yaşa, bravo, nur ol!” nidaları afakı sarıyordu. Nasıl uçacağımızın hesaplarını yapıyordu. Kusura kalmasınlar bu biraz; Mahmutpaşa işportacılarının; “Buluz veremedik abla, etek versek olur mu?” işine döndü.
“Dur-durak” bilmeyen dolar 10 TL’yi geçti, 12 TL’yi test etti, bir akşam üstü, bankalar ve döviz büfeleri kapalıyken, ne oldu bilinmez, birden bire 18 lira ve üstüne çıktı. Sabaha doğru, sert bir düşüşle 10 lirayı gördü, daha da aşağı düşmesi bekleniyordu. Ama bir de baktık ki, 13 liraya çıktı, sonra 11-12 lira bandında karar kıldı. Şimdilik bu seviyede…
“Dolar fiyatları bizi ilgilendirmiyor. Sıhhat alameti!” diyenler, bu sefer, “liranın faziletini”, dolarda ki düşüşü alkışlamaya; davul zurna eşliğinde halay çekip, çiftetelli oynamaya başladılar. Tabii, liranın fazileti ve korunması gerektiği anlatılırken köprülere, tünellere, otoyollara verilen araç; havaalanlarına verilen yolcu; Şehir Hastanelerine verilen hasta ve lira faizine verilen dolar garantisi devam ediyordu. Öyle ya; “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!”
Tüketiciler de haklı olarak şu soruyu soruyor devamlı: “Peki, dolar düştü, bu etiketlere ne zaman yansıyacak?” Haksız değiller… Öyle ya, madem fiyatları döviz artışı tetikledi, aksi de doğruydu... Oysa kazın ayağı öyle değildi? Bu artış, bu sıçrama “erinde-geçince” mutlaka olacaktı. Şifresi de Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) ile Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) arasındaki makasın fazla açık olmasıydı. Yani, üretim (imalat) fiyatları henüz raflara yansımamıştı. Bu fark “erinde-gecinde” etiketlere, mutlaka yansıyacaktı.
Peki, bu fark neydi? On bir ay için arada ki fark 23 puan kadardı. Bir başka ifade ile bu dönemde TÜFE yüzde 19,25 iken, ÜFE yüzde 42,89 idi. Ha. Ben, iktidarın kontrolüne giren TÜİK’in yalancısıyım. Onlar böyle söylüyor. Hal böyle olunca, fiyatlar düşer mi? Durun daha, arkadan, “bal kapağı” satan geliyor. Bu ne ki? Bugünü bile arayacağız.
Doların fiyatlara yansıması için bu sefer hükümet, zabıta ve kamu bürokrasisini kullanmaya başladı. “Canavar kasap”, “hain bakkal”, “yerli ve milli olmayan marketlerin” peşine düştü; “emir komuta ile fiyatları” düşürmeye başladı.
Kusura kalmazlarsa bir şey söyleyeceğim: “…tektir ile uslanmayanın hakkı kötektir” metodunu, emekliler kahvesinde sık sık anlatırlar: “Üstadım, kuracaksın darağacını meydana… Sallayacaksın üç beş kasabı; üç beş bakkalı; üç beş manavı gör sen o zaman fiyatlar nasıl düşüyor, ortalık nasıl sütliman oluyor!”
***
“Bitbul” cinsi köpeğin, bir yavrumuza saldırması üzerine Tayip Bey, o inanılmaz ayrıştırıcı dili bu konuda da kullandı. Bu cins köpekle “zenginler”, “beyaz Türkler” sahip olurmuş. O nedenle, köpeklerine dikkat etmeleri aksi durumda hesap verecekleri uyarısında bulundu.
Peki, kim bu “Beyaz Türkler”? “Batılı ve seküler hayat tarzını benimsemiş, ekonomik düzeyi yüksek, eğitim hayatının tümünü veya bir bölümünü yurt dışında tamamlamış güçlü azınlığı ifade eder. Bu azınlık ülkenin ekonomik kaynaklarını doğrudan (yönetim veya sahiplik ilişkisi üzerinden) veya dolaylı (siyasi ilişkiler ve bağlantılar) olarak elinde bulundurur. Politik alanda etkinliği AK Parti döneminden bu yana zayıflamış olsa da, entelektüel camiada gündemi belirleme gücüne sahiptirler.
“Siyah Türkler” kavramı esasen şehirlilik-taşralılık ikilemi üzerinden şekillenir ve sınıfsal bir zemine oturur. Geleneklerine sıkı sıkıya bağlı, mütedeyyin, taşrada ikamet eden, çoğunlukla işçi sınıfı, yükseköğrenim oranı oldukça düşük olan bu kesimin…” Unutmayın; bir de “Gri Türkler” var. (Wikipedia)
Köpekten anlamam, beslemeye de hiç niyetim yok. O nedenle, “hangi Türklerin hangi köpeklere sahip sahip olduğu konusunda” bir bilgim yok. Ama bildiğim bir şey var; Beyaz, siyah, kırmızı Türk yok. Sadece bir Türk var… O da bu toprakları vatan sayan herkes… Ben de bu cümledenim ve onur duyarım. Ayrıca; bu iktidar döneminde kaldırılan büyük Atatürk’ün; “Ne mutlu Türküm diyene!” vecizesini de dağlara taşlara yazarım, göğsümü kabarta kabarta…
Tabii, şu soruyu da sorarım; “Pitbul” ve benzeri köpekler “Beyaz Türklere” aitte, sokaklarda başı boş gezen, yine tehlike saçan, mebzul miktardaki köpekler kime ait? Unutmayın, sadece “Beyaz Türklere” ait olduğu söylenen köpekler saldırmıyor insanlara, hangi Türklere ait olduğu bilinmeyen sokak köpekleri de saldırıyor… Birkaç yıl önce, Hacılar’da, sokak köpekleri öğrencilere saldırmış, bir çocuğumuzu parçalayıp öldürmüştü.
Bu olay yeni. Ama ricali devletten kimse, bununla ilgili bir tepki vermemişti!.. Hatırlarsanız, bu vesile ile Hisarcık köyü bağlamında, başıboş gezen köpeklerin nasıl bir tehlike arz ettiğini birkaç kez konu etmiştim. Kayseri’yi yönetenlerden bir çıt çıkmamıştı. Herhalde bunları; “beyaz Türklerin” ki ilgilendiriyor.
***
Tabii, gündem değiştirmede mahir AK Parti, İstanbul Büyükşehir Belediyesinde, 500’e yakın teröristin işe alındığını ortaya attı. Bunu atan İçişleri Bakanlığı da bir soruşturma yaptı. Doğaldır, İBB, şu ya da bu nedenle, çeşitli statülerde eleman almıştır. Bilen bilir; işe alımlarda bir takım evraklar istenir. Bunlardan birisi de “adli sicil kaydıdır”. Bu kaydı temiz olmayanlar göreve başlatılmaz. Başlattıkları taktirde “suç işlemiş” olurlar.
Bu belgeyi de Adalet Bakanlığı verir… Bildiğim kadarı ile bu Bakanlık da AK Parti’ye ait… Yoksa CEHAPE’ye ait de ben mi bilmiyordum? CEHAPE’ye aitse, mesele yok. Teröristlerin sicilini “temiz tutmuş” olabilir. Peki, AK Parti’ye aitse ne olacak? Hemen akla şu soru geliyor: Konu edilen 500’e yakın kişi, teröristse; şu ya da bu terör örgütüne mensupsa, İç İşleri Bakanlığı da biliyorsa, “temiz kağıdı” ne diye ve hangi amaçla verilir ki?
Cehlime bağışlayın. Anlayamadım abi!..