Sokağa çıkıp da mahalle arkadaşlarımız ile oynayabilme yaşımıza geldiğimizde, o günlerde oyunları kendimiz icat eder, geçmişten gelen ve bizden büyüklerin öğrettikleri oyunları oynardık.
Kendi icat ettiğimiz oyunlar da vardı, o günün teknolojisi içinde…
Ya da teknojiden uzak oyunlarda…
Testi kırığından en büyük parçası avuç içi kadar ve giderek küçülen 7 veya 9 parçadan olan testi kırıklarını üst üste koyar, yassı bir taş ile belirlenen çizginin gerisinden atıp yıkmaya çalışırdık…
Ebe o testi kırıklarını tekrar sırasına göre üst üste yığana kadar, daha önce devirememiş, vuramamış olan arkadaşlar, koşarak taşlarını alır çizginin gerisine gelirlerdi. Gelirken yakalanan ebe olurdu.
Bilye oynardık… Aşık oynardık… Ütmeli… Bilye bakkalda satılırdı da aşığı bulmak mesele o zaman. Koyunun aşık kemiği, bulunmaz…
Birdirbir, uzuneşek, mendil saklamaca, yere kareler çizim, önce birinci kareye konulur oyun taşın, ötekilere sekerek gidip geri dönersin, sonra bir ilerisine, bir ilerisine… Düşersen, çizgiye basarsan veya taşı alamazsan oyun dışısın…
Çember çevirir, uçurtma yapar uçururduk, büyük uçurtmaları büyükler yapardı da bizim yaptığımız fare uçurtması olurdu, küçük…
Telden araba yapardık mesela…
Motoru, kornası, ağzımızda… Kalkışta yükselen motor sesi ile frene basınca “Cıııııkkk” diye çıkan fren sesi. Drift yaptıracaksak arabamıza, lastik sesi de ağzımızda…
Met (Çelik-çomak) oynanırdı. Met’i karşılamak için ceketi ters kolumuza geçirir öyle yakalamaya çalışırdık. Aksi halde, kafa göz yarması işten bile değil… Büyükler oynarken, biz küçükler, arka sokaklara kadar giden met değneğini arayıp, bulup getirmek bize düşerdi…
Kuş lastiğimiz vardı, ağaç çatalında özel seçilmiş dalı ile…
Sapanımız vardı, taşı içine koyup da atığımızda, bir ucunda uzun püskül gibi sarkan ipekler “Şaaaarrrak” diye ses çıkarmalıydı…
Fırıldağımız (Topaç) vardı, kiminki daha uzun dönecek…
Bağlara göçtüğümüzde, dağdağan ağacının meyvesinden tabanca, şemşamerin (ayçekirdeği) sapından tüfek yapardık. Anamızın takunyalarını üst üste koyduğumuzda kamyon olurdu.
Salıncak kurardı kızlar, ağaçlar arasına… Onların oyunları daha farklı, çaputtan bebekleri ile oynarlardı.
Çaputtan bebek deyince, mahallede çaputtan yapılma topla maç yapardık.. iki tepince parçalanır, bir daha düzeltilip bağlanır sıkı sıkıya oracıkta.
Yaş büyüdükçe, oyunların şekli de değişiyor elbette. Bir taş dövüşü vardı mesela büyüklerin oynadığı. Ben son zamanlarına rast geldim, küçüktüm oynama yaşında değildim. Uzaktan seyrederdik…
İki mahalle arasında delikanlılar toplanır, karşılıklı sapanlarla birbirlerine taş atlarlar. Tehlikeli bir oyun ama, geri çekilip kaybeden taraf, kazananı önüne bir tepsi baklava koyardı, ödül…
Yani Kavga değildi sonuçta oyun idi ama, son oyunların birinde bir kişi, kafasına denk gelen taş ile ölünce, zamanın valisi, bir daha oynanmamak üzere yasaklamıştı. Sonra hiç oynandığını görmedik.
XXX
Şimdi oyunlar bir başka…
Torunuma “Gel seninle oynayalım” dedim, koşarak geldi. Önce tarif ettim oyunu, iki kişi olduğumuzdan parmak ile oynayacaktık tabi…
“Koy bir elini şuraya, aç parmaklarının arasını, bende koyuyorum şimdi. Tamam mı?”
“Tamam” dedi, dediğim gibi koydu elini, ben de koydum ve işaret parmağımı ağzıma götürüp “Oooooo, elim elim öpelek, elden çıkan topalak, topalağın yavrusu, bitbitenin karısı, la lem pe, lu lem pe, çek buuuuu nuuuu, çıkar buuuuu nuuuu.” Tabi her seferinde nasıl oluyorsa onun parmaklarına denk geliyor, parmağını içine büküyor. Sonuçta ilk onun parmakları bittiği için o kazanıyordu hep…
Birkaç kez oynayınca olmuyor sıkılıyor, “Hadi saklambaç oynayalım” diyor. Yok denmez, peki deyip ebe oluyorum, saklanıyor, gelip hep söbeliyor elbette… Başka şansım mı var ki…
Bir seferinde evdeki uzun pufun altına upuzun yatmış, saklanmış, bulmaya çalışıyorum elbette bulamıyorum. Çünkü altında tam siper, sığmış bütün gövde…
Bir seferinde o ebe olunca ben de gittim o pufun altına kafamı soktum, gövdenin girmesi ne mümkün…
Sayması bitti, döndü seslendi…
“Dedeeee… Kafan içeride ama kıçın tümden dışarıda bu nasıl saklanma yaaa…”
“Kuzum, ben seni görmüyorum ya… Neyse hadi ben ebeyim yine ama beni hep kandırıyorsun…”
Böyle devam edip gidiyor…
“Gel koşmaca oynayalım…”
Peki desem de evin içinde ne kadar koşulur? O koşuyor ama ben yakalayacağım diye peşinden. Elbette elimi uzatsam ensesinden tutarım da yakalanır mı? Bazen sözde bir yere takılıp düşüyorum filan…
Bir süre sonra bu oyunlar da bitiyor ama onun oyun oynama hızına yetişmek ne mümkün!...
Sonra “Amaaaan dedeeee… Bunlar modası geçmiş oyunlar…”
Bak sen, modayı da biliyor haspa…
“Eeee… Ne oynayacağız?”
“Senin aypedinden firisele gir, orada dolu oyun var…”
Vay anaaaam vay…
Bebe daha 5 yaşında, teknolojide ne varsa biliyor…
Bildiği bir tarafa, eline alıyor Iped’i sana bile oyun tarif ediyor, nasıl oynanır filan…
Biz erken doğduk tamam da biz daha mı mutluyduk bu nesilden acaba?
Sanırım öyle…
Elim elim öpelek diye sayarken daha mutlu bir nesildik biz…
Galiba…