Dünkü konumuza devam edelim. Bir kez daha tekrarlıyorum: Amacımız; “üzüm yemek bağcıyı dövmek” değil. Aslında bilinen, çok yazılıp çizilen ama kamuoyunun künhüne vakıf olmadığı, pek su yüzüne çıkmayan konuları anımsatmak. “Ecmain mahallesinde” gezenlerin çoğunun bildiği çekişmeler.
***
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın 14 Nisan 2016 tarihinde İstanbul’da toplanan“İslam İşbirliği Teşkilatı 13. İslam Zirvesi Açılışı” konuşmada şu ilginç cümleyi sarf etti: “…Müslümanlar olarak üstesinden gelmemiz gereken sorunlarımızın başında mezhepçilik fitnesi geliyor’, ‘ırkçılık fitnesi’ geliyor. Her zaman ifade ettiğim gibi; benim dinim Sünnilik de değildir, Şiilik de değildir, benim dinim İslam’dır.”
***
İş bununla kalsa iyi. Takip eden Cuma, hutbede, benzeri ifadeler tekrarlanıyor (22.4.2016):“Bugün İslam coğrafyasını üç büyük fitne ateşi sarmış vaziyettedir. Birincisi, mezhepçilik fitnesidir. Mezhebe, meşrebe mensubiyeti, İslam’a, Muhammed Mustafa’ya mensubiyetin önüne geçirmek, Müslümanlar için en büyük fitnedir. Kendisi gibi düşünmeyenleri tekfir ederek ümmetten saymama gafleti içerisinde olmak, Müslümanları kuşatan en büyük tehlikedir…”
***
Hemen metinde geçen sözcüğün “mezhep” değil “mezhepçilik” olduğunu söyleyeniniz çıkacak. Doğru ama konuşmanın bağlamına bakınca kastedilenin ne olduğu anlaşılıyor. Öyle ya; “benim dinim Sünnilik de değildir, Şiilik de değildir, benim dinim İslam’dır”, deniyor. Yani, “Sünnilik din haline geldi ya da getirildi!” diyor.
***
Konu Şiilikten açılınca küçük bir not daha vereyim. Bizim “sünni mezhepçiler”, “ehl-i şia”ya“sapık” der ve “fırak-ı dâlle” olarak niteler. “Sünnet dışı” diyerek sürekli okları üzerlerine çevirirler. Oysa Şiânın en büyük temsilcisi İmam Hümeyni, bu sözlere karşı; “Biz, ehl-i sünnetin ta kendisiyiz!” der… Vehabiler için de benzeri şeyler söylerler; Hatta onlara “Nasihat” eden kitap yazarlar.
***
Şimdi; Işık Cemaatine, İskenderpaşa Cemaatine, Erenköy Cemaatine, Menzil Cemaatine, Çarşamba Cemattinehasılı kelam kendilerini “fırka-ı nâciye” ya da “ehl-i sünnet vel cemaat” olarak tanımlayan, “dört hak mezhep” yani Hanefilik, Şafilik, Hambelilik ve Malikilik dışındaki mezheplere “fırak-ı dâlle (sapık)” diyen; onları “tekfir” edenlere soruyorum; verdiğim iki alıntı hakkında ki hükmünüz nedir? Yani, “mezhepsizlik” ya da “mezhepçilik”, sizler için ne anlama gelir? Peki, buna hiç tepki gösterdiniz mi?Tabii, tepki verenler oldu… Alıntıları yaptığım sitelerde bunu açıkça görüyoruz.
***
Peki; şimdi büyükelçi olan; “BAKARA makara, salla gitsin!” diye ayetle gırgır geçen adama ne dediniz?Kur’an kurslarında ki tecavüzlere de…
***
Şimdi nasıl bilmiyorum, bir zamanlar, “Bazı cemaatler cuma namazı da dahil Diyanet’in atadığıimamların ardında namaz kılmazlardı.”Kötü insan olduklarından mı? Hayır… Sadece bunlar mı? Genellikle Şafiler, Diyanet imamları arkasında namaz kılmayı tercih etmezler. İmamete,“Meleler” geçer. İmam efendi de maaşını alır oturur…
***
Mesela, Caferiler de “sünni imam” istemezler. Arkasında namaz kılmazlar. Kendi imamlarını tercih ederler! Caferilerin lideri Selahattin Özgündüz bunu açıkça söylemişti.
***
Mesela merhum Necip Fazıl, bir zamanlar, Diyanet İşlerine, “denaet işleri” demişti. Biliyorsunuz “denaet”alçaklık, aşağı olma, cinayet anlamına geliyor. Üstat bazen; “Cinayet İşleri” olarak anmış.
***
Demem o ki; "Gücü gücüne yetene!", oyununun sergilendiği bir süreçten geçiyoruz. O nedenle, bazılarını, siyaseten, görmezden gelip, güçsüz insanlara, yaptıkları bir hatadan dolayı hücum etmek onu “ademe mahkum etmek” savunduğunuz ahlakının neresinde var?
***
Anlaşılan, iktidar sahipleri sandığa din ve dini değerleri kullanarak gidecek... Oltaya bunları takacak. Öyle gözüküyor... Önceleri de tekrarladığım gibi; Ellerinde kalan tek silah da bu... Ekonomi çöktü, dış politika çöktü; sosyal hayat can çekiştiriyor... Anlaşılan, Diyaneti de arkalarına alarak inanç hassasiyetleri üzerinden seçimi kazanmayı düşlüyorlar.
***
Düşünebiliyor musunuz, kodese giden sanatçı, İmam Hatip ile ilgili lafı dört ay kadar önce, sahnede, umuma değil, bu okul mezunu sazcısının yüzüne söylemiş. "Kadını yemeye karar veren ve bunun üzerinden siyaset yapan kurtlar", dört ay sonra servis edip, linç kampanyası açıp, emellerine ulaştılar. Gülşen Hanım, bunu demese iyi olurmuş, doğru bir laf değil, hoş bir laf değil ama ağzından çıkmış bir kere... Güzel de bir özür diledi ama nafile, soluğu hapishanede aldı...
***
Sanatçı, dört-beş gece yattıktan sonra, ev hapsiyle tahliye oldu. Yanlış hesap Bağdat’tan döndü… Peki, “konutu terk etmemek!” kararı neyin nesi? Anlayamadım doğrusu… Sanırım bu da düzeltilir, kısa zamanda…
***
Bunları görünce yaşasın laiklik, yaşasın sekülerizm deme noktasına geldik... Mustafa Öztürk Hocanın dediği gibi bunlar bizlerin nefes borusu... Bunu da unutmayın. Mutlaka sandığa gidin ve oyunuzu "çağdaşlık" için kullanın.