Atatürk’ü anladık da “bâki kulu” neyin nesi? Anlatacağım efendim, Önce kaynağı vereyim. Aslında bu kaynak mutlaka okunması gereken eserler arasında olmalı. Dursun Ali Yaz’ın; “Antik Çağdan Geleceğe Para” isimli, “paranın felsefesini” yapan bir kitap. Geçmişten günümüze ve buradan geleceğe paranın serüveni, bu kadar güzel anlatılır…
***
Nefis bir anlatım var… Hiç sıkmıyor… Her konusu çok ilginç. “Aaaa!… Bu da mı para ile ilgiliymiş!” diyebileceğimiz, günlük hayatımıza giren deyimlerin de çıkış yerini görüyorsunuz… İsterseniz önce büyük Atatürk ile başlayalım:
***
“…Atatürk, Latin harfleriyle basılmış Türk parasını göremedi. Fakat bir devlet memurunun parayla ilişkisinin nasıl olması gerektiğini bizzat göstermişti: Münir Ertegün 1930 yılında Paris büyükelçisi olmuştu. Atatürk’ün sipariş ettiği iki tarih kitabını temin edip, faturasını Dışişleri Bakanlığı adına hazırlatıp gönderdi. Üç gün sonra Çankaya Köşkü’nden bir telgraf aldı: ‘Reisicumhurun şahsi harcamaları devlet bütçesinden karşılanamaz. Bu faturayı derhal Atatürk adına düzenletiniz. ’
Milli Mücadele esnasında bile bedelsiz bir şey kabul etmeyen Atatürk, yeni kurduğu devletin ‘bâki kulu” olarak devlet adamlarına bizzat örnek oluyordu. İşte bu davranış modeli, Amerika Birleşik Devletleri yasalarına girecek ve ABD başkanları gerek Beyaz Saray’da ikâmet ettiği günlerin konaklama bedelini gerekse yediği içtiği yemeğin ücretini ödemekle mükellef tutulacaktı.” (s.240)
***
Peki, “bâki kulu” neymiş? Sanırım pek duyanımız yok… Ben de yeni duydum. Sizi altı asır öncesine, Sultan Fatih dönemine götüreceğim… Yüce Fatih, kamu harcamalarının denetimi, yerindeliği, amaca uygunluğunu teftiş eden bir “kurum” kuruyor. Adı da “bâki kulu”. Bu da, AK Parti dönemine kadar geliyor ve gerek kalmadığı düşüncesi ile olsa gerek, iktidar “kurumu” kaldırıyor. Şimdi bunun hikayesini veriyorum, kitaptan.
***
[Fatih’in] “…Uygarlığa kazandırdığı mühim reformların başında ise hazine sistemi gelmektedir. Roma İmparatorluğu tarafından kurgulanan özel-devlet hâzinesi ayrımını geleneksel Beytülmâl düzenine entegre ederek devletin kasasıyla padişahın servetini ayırdı. Ulu Hakan’ın emriyle 15. asırda tamamlanan merkezi hazine sisteminin Avrupa’da hayata geçirilmesi 19. asrı bulmuştu. İmparatorluğun malvarlığına, defterdarı vekil tayin etti.
1470 yılındaysa ‘para bakiyesinden sorumlu kişi’ manasındaki ‘Bâki Kulu’ isimli bir denetim kurumu ihdas ederek hâzinenin denetimini onlara bıraktı. ‘Ben ki karaların, havaların ve denizlerin sultanıyım, ben ki yedi düvele hükmederim lâkin Kullarıma, sözüm geçmezi’, demişti. 2011 yılında lağvedilen Maliye Teftiş Kurulunun kökleri de işte bu kuruma dayanırdı.” (s.130-131)
***
Gelelim, bu konuda bir uygulamaya: “Fatih Sultan Mehmet’in genç yaşta vefat ettiği 1481 yılı, uzun seneler sürecek entrikaların miladıydı. Öldüğünde iki oğlu da saray dışındaydı. Konya’daki Cem Sultan ve Amasya sancağındaki şehzade Beyazıt’a haberciler çıkarıldı. Sadrazam, Cem Sultanı tahta namzet görüyordu. Bu yüzden babasının vefatını öncelikle Cem’e iletmek istedi. Fakat Beyazıt’ın kayınbabası haberciyi yakalayarak öldürttü. Geç de olsa olayı duyan Cem Sultan, emrindeki 4.000 askerle harekete geçti. Başkente ulaşmak için Kütahya Kalesi’ni aşması lazımdı zira bu kalenin komutanı Sinan Paşa, Cem’in karındaşı Beyazıt’ın kızı Ayşe Sultanın kocasıydı. Paşa seyahatte olduğundan kale komutansızdı.
Cem Sultan bu fırsattan istifade etmek istedi. Ayşe Sultan ise tek başınaydı. Dedesi Fatih ölmüş, babası Beyazıt tahta çıkmak üzere Edirne’ye gitmiş, kocası ise kale dışındaydı. Acilen bir şeyler yapmalıydı. Kasada 25.000 akçe vardı. Aslında bu parayı kullanmak için eşinin veya babasının imzası gerekliydi. Lâkin amcası Cem Sultan kaleyi ele geçirirse hem kendisi hem babası hem de kocası için felaket olurdu. Hiç düşünmeden parayı alıp kale savunması için sarf etti ve Cem Sultan’ın ordusunu püskürtmeyi başardı.
Aradan dört yıl geçti. Dedesi Fatih’in kurduğu denetim birimindeki ‘bâki kulları’, Kütahya Kalesi’nin hesaplarını denetlemeye geldi. İnceleme esnasında Ayşe Sultanın yetkisi olmadan 25.000 akçe çektiğini tespit ettiler. Beyazıt’ın bu para sayesinde tahta oturmuş olmasının ehemmiyeti yoktu. Eksik bakiye tahsil edilmeliydi. Sinan Paşa, Gelibolu tersanesine komutan tayin edilmişti. Müfettişler derhal yola çıktı. Ayşe Sultanın yanına gelerek yasal tebligatı ilettiler.
Görevini suistimal etmediğini bilen Ayşe Sultan şaşkındı. ‘Ben o parayı kuruşuna kadar devletin selameti için harcadım. Bunu herkes biliyor,’ şeklinde savunma yaptı. Ancak müfettişler ‘Tafsilattan haberdarız. Sebebi her ne olursa olsun yetkiniz olmadığı için geri ödemelisiniz,’ dediler. Babası padişahtı, büyük bir komutanın refikasıydı ama çaresizdi. Daha ilginciyse Ayşe Sultan’ın parası yoktu. Tek serveti, dedesi Fatih’in doğumunda hediye ettiği gerdanlıktı.
Babasına mektup yazmaya karar verdi. İçine de gerdanlığı koydu. ‘Sevgili babacığım,’ dedi. ‘Cem Sultan, Kütahya’ya saldırdığında tek başıma kaleyi savunmak zorunda kalmıştım. Bu esnada kasadaki parayı çektim. Şimdi ise ‘bâki kulların’ geldi. Yetkim olmadığından bahisle parayı geri istiyorlar. Lâkin ödeyecek param yok. Mektubun içine dedemin yadigârını koydum. Burası küçük bir yer olduğundan nakde çeviremiyorum. Gerdanlığımı İstanbul’da satarak hâzineye olan borcumu kapatır mısınız?’
Padişah ise; ‘kimmiş o müfettişler, ne cüretle ceza yazarlar’ diyerek hiddetlenmedi. Kızının ziynet eşyasını bozdurup borcunu ödedi. Bu olay, Osmanlı geleneğinde hazine denetimine verilen önemi gösteren sayısız misalden biridir.” (s. 135-136)
***
Şimdi anladık mı? Kim “bâki kulu”. “İki ayyaştan” biri mi? Yoksa…