Her ekonomik krizde, mutlaka bir “günah keçisi” bulunur. Yönetenler, “sütten çıkmış ak kaşık” ya da “teflon tava rolü” üstlenir.
Bu “keçiler”, dönem dönem değişir, soğancıdır, patatesçidir, elmacıdır, aracıdır, tefecidir, bankalarıdır, halcidir, toptancıdır, marketlerdir, “emeklilerdir”, “iç ve dış düşmanlardır!”, hava şartlarıdır. Hasılı kelam iktisadi alanın aktörleridir.
**
Bunun üzerine önlem üzerine önlem alınır. Hiçbiri etkili ve uzun süreli olmaz. “İktisadi aklın” gereği hiçbir önlem ya da icraatın sadra şifa olmadığı görülür.
**
Ama asıl nedenin ya da “kök nedenin”, “piyasanın” serbestle işleyiş için önlem almayan, onları denetlemeyen, “fiyat ve işyeri” tekeline izin veren, tabii yönetenlerin liyakatsızlığına hiç bakmaz.
**
Dediğim gibi, asıl neden “piyasanın” işleyişi ve bunu bozacak eylemlere izin verilmesidir. Devletin ya da kamunu görevi de burada başlar, burada biter. Üretimden, nihai tüketime kadar uzanan zincirin, hiçbir halkasında müdahil olmaz. Üstelik, zincirin halkalarının güçlü olması için yasal ve idari önlemler alır.
**
Şu kural asla unutulmasın: Bir zincirin taşıma kapasitesi, en zayıf halkasının gücü kadardır. İşte bu zayıf halka ya da halkalar, ekonomide, iktisadi hayatta fay hatlarıdır. Enerji birikir birikir, bir de bakmışsınız, kırılmış. Bu noktada da “günah keçisi” aranır.
**
İster katılın, isterse katılmayın. Korunması, gözümüz gibi bakılması gereken, evvelemirde “girişimci”dir. Yani, “değer üretendir!” Zira, girişimci zor yetişir... Ot gibi topraktan bitmez ya da “hudâyînâbit” değildir. Günümüzde bir ülke, “girişimci gücü” ile ölçülmektedir. Krizlerden de bir ülkeyi, bu güç çıkartır.
**
Bilindiği gibi her iktisadi sistemin olmazsa olmazları vardır. Serbest piyasanın olmazsa olmazı da “girişimcidir”. Diğer unsurlardan bazıları olmasa ya da eksik olsa bile piyasa sistemi, iyi kötü çalışır ama “girişimcisi” olmayan bir piyasanın çalışması mümkün değildir.
**
Söz serbest piyasadan, girişimciden açılmışken, bir başka olmazsa olmaza daha değinmek istiyorum; “aracı”. Aslında, “aracı” da bir girişimcidir; buna da bu gözle bakmak gerekir. Ama maalesef, aramızda “aracıya” pek iyi gözle bakılmaz; “asalak” gibi algılanır. “Aracıyı kaldırdın mı abicim, bak ortalık nasıl süt liman oluyor!” muhabbetini sık sık duyarız.
**
Oysa “Aracısız piyasa olmaz!”. Bu söz, üstadımız Ege Cansen’e ait... Yıllar öncesi, Tarım Bakanı Sami Güçlü’nün; “Halleri kaldıracağız!” sözü üzerine Üstadımız Cansen, “Aracılara ölüm!” başlığı altında, nefis bir yazı yazmıştı.
**
Sayın Bakanın, “Halleri kaldıracağız, dolayısıyla sebze ve meyve fiyatları yüzde 8 kadar ucuzlayacak!” sözünü duyunca yüreğim cız etmişti… Sonradan; “Yanlış anlaşıldım!” falan dese de lâf ağızdan çıkmıştı bir kere.
**
Peki, kaldırılabildi mi? Hayır… Halci, üreticinin ya da mal gönderenin “sigortasıdır”. Sözgelimi, Mersin’e telefon açıp, “bana şu kadar limon, portakal, mandalina!” gönder deseniz bir üreticiye, önce şunu der; “Kim bu adam!”, hırsız mı, “hıcıp” mı, dolandırıcı mı? Yoksa samimi, güvenilir birisi mi?
**
İşte bu köprüyü halci/komisyoncu kurar. Hal böyle olunca, elbette “komisyonun” alacaktır. Bu da, doğal olarak maliyete yansıyacak. Olaya karışan her iktisadi aktör payının, nihai maliyete yansıması kaçınılmazdır. Mesela, ister kendine, isterse başkasına ait olsun, bir traktörün amortisman ve hizmet maliyetinin buğday ya da tahıl fiyatını etkilememesi mümkün değil.
**
Şuanda ülkede uygulamaya çalıştığımız piyasa modelini, bir sistem bütünlüğü içerisinde değerlendiremezsek, bu sistemin araçlarını hayata geçiremezsek bir arpa boyu bile yol alamayız. Bu nedenle serbest piyasa modelinde hem “aracı” vardır ve hem de “spekülatör”. Bunlar piyasanın önemli aktörleridir. Bu nedenle, aracısız ve spekülatörsüz, piyasa düşünülemez. Bunu düşünen “Büyük Türk Büyükleri” olmadı mı? Aslında bizim ve bizden önceki kuşağın yakından tanık olduğu ve fakat unuttuğu bir hikayeydi bu.
**
“Üreticiden tüketiciye aracısız satış” fikrinin şampiyonu, CHP’dir. 1970’lerin başbakanı Ecevit, domatesin Silifke’de tarlada 25 kuruşa satılırken, Ankara’da manavda 125 kuruşa satılmasına akıl erdirememişti. Daha doğrusu bunun, değiştireceği “bozuk düzenin” bir parçası olduğuna inanmıştı.
**
1950’li yıllarda İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ın, yaş meyve ve sebzede ucuzluk sağlamak için ‘icap ederse Taksim meydanında (belediye olarak) domates satarım’ deyişi hâlâ hatırlardadır. Daha sonraki yıllarda CHP’li belediye başkanları da aynı yolda yürüdü. TANSAŞ hikayesi...
**
Bu hikayenin aslı, genel kabul görmüş bir yanlışa dayanır; o da “ticaretin, katma değer yaratmadığıdır”. Bu ülkede ve özellikle sosyalist kültürün hakim olduğu daha pek çok ülkede, ticaret, “asalak” bir iktisadi faaliyet olarak algılanır.
**
Aracılar ortadan kaldırılırsa yani üretici ile tüketici karşı karşıya gelirse, hayatın ucuzlayacağı sanılır. 1970’lerde ki TANSAŞ denememesi, Özal ANAP’ının, merhum Mehmet Kızıklı başkanlığındaki merkez ilçesinin, şimdi Wyndham otelin bulunduğu alanda, kamyonlarla üreticiye!, sebze meyve sattırmaya kalkması, bu kökünden yanlış, bir ekonomik bâtıl inancın sonucuydu. Yani, CHP’liler böyleydi de ANAP’lılar çok mu farklıydı ki, sanki? Unutmayın, Sami Güçlü de AK Parti’nin bakanıydı.
**
Üretici, toptancı, aracı, perakendeci gibi olması gereken bir ticari zincirin tamamının ya da birkaçının görevini üstlenenler ya da birden fazla kademenin işlevini yapan firma, her işlevin maliyetine katlanır ve riskini taşır.
**
Tek kademenin brüt kár marjıyla iki-üç iş birden yapılmaz. Ayrıca unutmayalım; haller, birer borsadır. Burada satıcılar ve alıcılar buluşur. Hallerin esas iktisadi işlevi “fiyat” oluşturmaktır. Haller, ayrıca perakendecilerin alım yaptığı toptancı pazarlarıdır. Ayrıca; hallerdeki “komisyoncular” tacir değil, üretici veya toptancı temsilcisidir.
**
Gelelim Üstadımız Cansen’in son sözüne: “Aracı gider, maliyeti kalır.” Ne zaman adam oluruz biliyor musunuz? Ekonomik bâtıl inançlarımızdan kurtulduğumuz zaman.