KADİR DAYIOĞLU

Tarih: 16.08.2024 11:24

AĞUSTOS KARI…

Facebook Twitter Linked-in

Ağustos’ta kar yağar mı, demeyin yağar. Bu söz beni, çocukluk günlerime sıkıntılı bağ hayatına götürdü. 

Neydi o; “avratlarla itler sürer sefasını; heriflerle eşek çeker cefasını!” denilen günler... 

Hoş, şimdi de değişen bir şey yok… Yine, “avratlar sürüyor sefasını, herifler çekiyor cefasını!”

***

Tabii o yıllarda, eşeklerçok önemli bir ulaşım aracıydı. Otomobil hemen hemen hiç yoktu. Olan da parmakla gösterilirdi. Bir de sakal titreten yaylı arabalar vardı. Çift atlı olan da nadirdi. 

***

Belediyelik olan yerlerde, bir tane belediye otobüsü vardı. Kamyonlar, normal işine giderken. Boydan boya birisi ortada olmak üzere üç sıra oturak konurdu. Akşam dönerken de yine oturak koyarak bağlara insan taşırdı.Tabii, bir sefer.Sürücünün yanına, kadınlar otururdu, genellikle.

***

Tozlu yollarda, toz çıkarta çıkarta, su kaynata kaynata giderdi kamyonlar, otobüsler. Mesela, merdivenlide su kaynatanlar zorlanır, insanlar iner, bazen iterlerdi araçları. 

***

Lafa şu soru ile başlıyorum. Ağustos’ta bağlara, kar yağar mı?  Yağmaz demeyin, yağar…  Tam hatırlamıyorum, galiba 1950’nin son yılları idi… Ağustos’un böyle bir gününde, Gülle Reyhan Bucağı’ndaki bağımızda göçülüydük… Lapa lapa kar yağmıştı…  Sabah kalktık, bir karış kar vardı yerde… Dallar karla dolmuş, kar yükü de binince, dallar kırılmıştı…

***

 Bahçemiz de çok da olmasa, bir miktar elma vardı…  Daha önce de belirtmiştim. Rahmetli dedemin; “vay elmalarım!” diye, dizlerine vurduğunu bugün gibi anımsıyorum… Öyle ya, elmalar toplanacak, sandığa konacak, “şere (şehre)” götürülecek, kışın, siyah püçüklü (havuç), tut-iğde-kayısı-üzüm kurusu-pestil-ceviz- hevenklik üzüm vs. ile yenecek, misafire ikram edilecek…  

***

Öyle, portakal, mandalina, limon, muz gibi meyveler bilinmezdi… Hatırlayabildiğim kadarı ile Meydan’da, Saççıoğulları’na ait Bizim Manav vardı… Bunlar, burada satılırdı… Portakal ve mandalina, hasta yoklamaya götürülürdü… Kabukları ya sobaların üstünde yakılır ya da yatakların altına konurdu, koku versin diye… Muzu herkes alamazdı… Alanlar da hatırlı adamlardı…

***

 Hatırlanır mı bilmem; lokantada yemek yeme, eve  “somun ekmek” götürme ayıptı, ayıplanırdı… “Bak ağa gördün mü senin ki, somun yiyormuş… “ denirdi…  Bu bir statü belirtisiydi… Lokantada yemeği ya memurlar ya da “tanküler”  (Kayseri’ye büyük illerden gelenler, süslü giyinenler) yerlerdi… Somun ekmek de öyle…  “Şıh Aslan”ın somunu” ünlüydü. Fısır fısır olurdu. Katıksız yenirdi. Alımlı kadınlara kızlara; “Şıh Aslanın somunu gibi!”, derlerdi.

***

Yemek dükkanlarda hazırlanır fırına verilir ya da evlerden getirilirdi… Ekmek ise; büyük bakır leğenlere (ilân) karılan hamur mahalle fırınlarına götürülür;  pişen ekmekler sekiz-on gün yenirdi…  Her mahallede bir fırın vardı. Bu nedenle fırıncılara, “deli” sıfatı yakıştırılırdı. 

***

Dönelim başa… Kar yağdı, bizler çocuğuz… Babam gitti… Öğleye doğru bir kamyon geldi, bize ait yükleri yükledik, Kurşunlu Camii kuzeyinde bulunan, otoparkın olduğu yerde olacak, kiraya oturduğumuz, şimdi yerinde yeller esen Akyurt Apartmanı’na göçtük… Dedem ve “ebem” bağda kaldılar… 

***

Bağcılık ve bağ  evleri ayrı bir hikaye… Kısmet olursa, bundan sonraki yazımda bunlarla ilgili bazı bilgiler vereceğim… Şu kadarını söyleyebilirim; o günün şartlarına göre, “adam gibi evde” oturabilen aile çok azdı… Genellikle “ağalar” ve “zenginlere”  aitti, güzel evler… Hele hele Hisarcık, Talas dışında kalan “kıraç” bağlarında, şöyle güzel denebilecek eve çok az rastlanırdı… 

***

Kıraç bağlarda kuyular karla doldurulurdu… Daha sonraları kuyu başları betonlanıp yağmur suları da kuyulara dolmaya başladı… Bu su hem içilir ve hem de kullanılırdı… Kuyuların, pis kokuları halen belleğimde… Susuzluk had safhada olduğundan su çok idareli kullanılırdı… “Mantı suyu ile yıkanan bağcılar!” sözü de bunlar için söylenirdi… Hele bir de, kar kuyularına kirpi, kurbağa, yılan vs düştü mü hapı yutarlardı… Kuyu aşırmalarla boşaltılır, tankerlerle şehirden su gelirdi… Tabi, bir de kuyuyu “şer-i şerife” göre “kıklamak” gerekirdi… Bir de bunun için su lazımdı… 

***

Nerede olursa olsun; orta halli ve fakirlerin oturdukları yerlerde, inanın bugün “it yatmaz!” Ne yapsın insanlar? Yazın şehrin pisliğinden, sineğinden sıcağından kaçabilmek için “iki göz” de olsa bağlara göçerlerdi… Sinek, deyince aklıma geldi… Merhum Başkan Osman Kavuncu döneminde belediye, sinekle mücadele bağlamında, getirilen ölü sineğe para öderdi… Yıl, daha dün; 1950’lerin başı…

***

Nitekim,1950’den buzdolabı evlere girince; odun yanan termosifon, içme sulu modern! evler yapılmaya başlanılınca, fukara ve orta halliler için bağcılık da ölmeye başladı… Taki, 1970’lerin ortalarına kadar… 

***

Bugün kapışılan, “Şam toprağı” gibi işlem gören bağlar, kaderine terk edilmişti o yıllarda… Her yer hozan olmuş, evler yıkılmış, direkleri bile kalmamıştı; onları da hırsızlar halletmişti… 1950 öncesi ve 1970’lerin ortasını kapsayan dönemin ekonomik, sosyolojik açıdan iyice incelenmesi gerekir… Şehir yaşamında önemli bir değişimin, kırılmanın habercisiydi o yıllar…

***

Unutulmasın, 1970 ortalarına kadar Hisarcık, Kıranardı, Hacılar, Talas ve Erkilet belediye sınırları dışında kalan bağlarda elektrik ve musluk suyu yoktu. Bunlar ilk defa, kurulan dernek sayesinde Becen, Eşekmeydanı ve Karacaören’e geldi. Dernek halen faal. 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —