Ağaçlarda sular çekildi, haliyle ağaç ve dikme dikebilir; yerlerini değiştirebilirsiniz. Bununla ilgili, haberlere sık sık rastlıyoruz… Çoğuna da “Hatıra ormanı” falan diyorlar… Tabii, “orman” sözcüğü yanlış kullanılıyor… Zira,orman çok farklı bir habitat, faunası florası ile. Bizimkisine ağaçlandırma demek daha doğru…
***
Bir de nereye hangi tür ağaç dikileceği de önemli. Her yere gelişi güzel ağaç dikilmez. Belediyelerimizin buna çok dikkat etmesi gerekir… Konu “ağaçlandırma” olunca, aynı başlık altında yaklaşık on iki yıl önce kaleme aldığım yazımı paylaşmak istedim. Tekrarında yarar var dedim. Umarım, bilgiler yararlı olur. Yazım şöyle…
***
Kurum ve kuruluşlar her yıl binlerce ağaç diker… Yanlış olmakla birlikte bu tür çalışmalar, zaman zaman, “orman” sözcüğü ile anılır. Erbabından öğrendiğimize göre orman, insan eliyle değil, kendi kendine, doğal bir süreçte oluşurmuş; süreçlere insanın müdahale etmesi doğru değilmiş. İnsan sadece yok edermiş. Aynı zamanda “orman”faunasıile florası adı ile büyük bir ailenin adıymış.
***
Yeri gelmişken bir şey söylemek istiyorum: Unutmayalım, ağaçlandırma, birincil derecede ziraatçıların,peyzajcıların işi olmayıp; işin odağında ormancıların olması gerekir, diye düşünüyorum.
***
Bu saptamadan sonra bir tavsiyede bulunacağım. Ülkemizde, “Bitki Sosyolojisinin” kurucusu merhum Prof. Dr. Hikmet Birand’ın, TÜBİTAK yayınları arasında çıkan “Alıç Ağacı İle Sohbetler” kitabını defalarca okudum. Her okuduğumda da yeni bir şey öğrendim.
***
Bugünlerde yine hocamızın, hacımca küçük ama muhtevaca çok yüklü, yine TÜBİTAK tarafından yayınlanan “Anadolu Manzaraları” isimli kitabını okuyorum. Hatırat türünde bir yaklaşımla ele alına bu özgün yapıtları herkese ve özellikle belediyelerimizde ağaç işleri ile uğraşanlara, acizane, tavsiye ederim.
***
İsterseniz, “Anadolu Manzaraları” kitabından alıntılarla, Hocamıza kulak verelim: “Her memleketin kendine mahsus bir vejitasyonu, bir nebat örtüsü vardır. Bu nebat örtüsü, o memleketin yalnız cildi, derisi değil, aynı zamanda en büyük hayat ve enerji kaynağıdır. Çünkü her türlü hayat, organik maddelerden oluşur. Organik maddeleri de tabiatta sadece nebatlar ortaya çıkarır.”
***
Umarım bu bilimsel tespit, “cahil ve zalim” insanoğlunun yani bizlerin gözünü açar. Yine erbabından öğrendiğimize göre ormanlar dünyanın akciğeri; yok etmeye çalıştığımız sulak alanlar ise dünyanın böbrekleriymiş. Bu saptamayı da, “kuşlar mı iş verecek, kuşlar mı karnımız doyuracak!” aymazlığı içerisinde, “sulak alanları” yok sayanlara ithaf etmek isterim.
Biz yine Hocamıza kulak verelim: “Bütün canlılar için en önemli besin maddelerinden bir olan ve her yerde bulunmayan azotu havadan alıp toprağa katan ve ham azotu durmadan değiştiren, yeşil bitkilerin faydalanabileceği bileşime çeviren” topraktaki “bakterilermiş”; “bütün orman cemaati, kurtlar, kuşlar, otlar, ağaçlar, dünyada canlı ne varsa hayatlarını” bunlara borçluymuşlar. Toprak sadece, “ormanın bir parçası, bir organı” imiş.
***
Sonuçta orman; toprağıyla, mikroorganizmalarıyla, hayvan ve bitki varlığı ile yani görünen görünmeyen milyarlarca canlısı ile bir aileymiş. Üstelik bunlar, birlikte yaşamak zorundalarmış. Yani hayat zincirinin bir halkası koptuğu anda ormanda, tüm canlı hayat yok olurmuş.
***
Sözgelimi, orman içindeki otları, çayırları, çimenleri, mantarları yok ettiğimiz de doğal olarak, zamanla, ağaçlar da ortadan kalkarmış. Bunun tersi de doğruymuş. Gerçi ormanla ilgisi yok ama tarım alanlarında anız yakmanın ne denli sakıncalı olduğunu hemen söyleyebiliriz. Ziraanızı yakmakla kalmıyoruz, topraktaki tüm canlı varlığı da yakıyoruz.
***
Hocamız, ormanları yok eden, “hiç önemsemediğimiz düzensiz ve başıboş meracılığa” da dikkat çekiyor. Ve şu saptamayı yapıyor: “... dünyada bugün üzerinde in cin bulunmayan çöllerin çoğu, sonradan, bilhassa başıboş meracılık yüzünden meydana gelmiştir.”
***
İlerideki günlerde de Hikmet Birand Hocamız ile doğada geziye devam edeceğiz...