Merak etmiş birileri…
Acaba köşesine “ÇİMDİK” ismini koymasının bir hikâyesi var mı diye…
Evet var…
Yıllar önce ki bu soruyu doğrudan soran daha dünyada yoktu bile…
Muğla iline tayin olmuş babam ve ben de Lise sıralarında okuyorum…
Hikâyenin bu tarafını birçok kez yazdım. Benim ilk gazetecilik yıllarımdı. Hatta öyle ki
“Gazeteci” olunca dünyayı bizim yönetmemiz gerekiyormuş gibi gelirdi bana.
Bir yazımın sonuçlarından sonra rahmetli babamdan yediğim okkalı bir Osmanlı
tokadından sonra anladım ki kazın ayağı öyle değilmiş…
İşte bu sıralarda yazdığım gazetenin patronu rahmet ve muhabbetle anacağım Mehmet
Menteşeli, “Muğla Postası” gazetesindeki köşesinde “ÇİMDİK” başlığı ile yazı yazardı.
O tarihlerde çok uzun yazmazdım. Kestirmeden tak diye taşı gediğine kor, diyeceğimi der,
işi bitirirdim. Zaten o “Osmanlı tokadı” da biraz bu yüzden geldi…
İlk köşe başlığım “ATEŞTEN” idi, yazının sonunda da imza olarak “KIVILCIM” koyardım…
Yani demem oydu ki ateşten bir kıvılcım atarsam, yakarım ortalığı gibi…
Hal böyle olunca, taşı atıp başımı da altına tutunca, baktılar ki yenemiyorlar, hizaya
çektiler…
O dönemde bugünkü gibi basında korku filan yoktu. Yandaş ve yalaka da yoktu tabi ki…
İşte o zaman, beni bir türlü yenemedikleri, dizginleyemedikleri o zaman, Rahmetli
Mehmet Menteşeli, oturttu beni dizinin dibine, “Bugünden itibaren eğitime aldık seni.
Yazıyı yazacaksın, öyle kendi kendine dizip de kalıba yerleştirmeden göreceğiz.”
Hemen atıldım, “Sansür mü” dedim, “Baban” dedi…
Anladım ki işin ucunda görünen “Osmanlı tokadı” serisi var.
Yıllardan sonra öğrendiğim kadarıyla rahmetli babam, Mehmet Menteşeli’yi ziyaret etmiş.
Demiş ki “Yav Mehmet bey, siz bu çocuğa çok yüz veriyorsunuz, korkmadan yazıyor,
başına iş getirecek. Biraz dizginleyin…”
Mehmet Menteşeli de “Onun mayasında var Kazım Bey, dizginlenmez de öğretiriz” demiş
ve eğitime alınmama karar verilmiş…
Sonra dedikleri gibi oldu, hemen her gün yazdım ama kontrolden geçti. Üzerinde eğitici
uyarılar ve düzeltmeler yapıldı.
Evet öğrettiler…
Gazeteciliğin etik değerlerini öğrettiler…
Yazıyı yazıp kırk kez okuyarak suç unsuru olmamasını kontrol etmem gerektiğini ama
“ATEŞTEN” de “KIVILCIM” nasıl atılacağını gösterdiler…
Mehmet Menteşeli’nin de yazdığı yazılar uzun olmazdı. Ama sonunu öyle bir bağlardı ki, o
“ÇİMDİK”i yiyenin eti morarırdı.
Gün geldi Muğla’dan ayrılma zamanımız gelmiş, babamın tayini çıkmış o günkü adı ile
Maraş’a gidecektik…
Son yazımı yazdıktan sonra…
“Mehmet ağabey… İleride yazmaya devam edecek olursam, ban el verir misin, köşe
başlığını kullanmama da izin verir misin” dedim…
“Köşe başlığımın adı bundan böyle senindir. Zaten duramayacaksın, yazacaksın çünkü
gazete kâğıdının ve mürekkebinin kokusu bir kez içine sindi. Hem “ÇİMDİK” başlığının
hakkını ver, hem etik değerlere uy ve hem de suç olacak ifadelerden kaçın. Özgürce yaz,
yolun açık olsun” dedi….
O günden beri böyle…
Yine bir vesile ile yazmıştım bu hikâyeyi de, bir kez daha anlatayım…
Rahmetli Mehmet Beğendik’e bir yazımdan ötürü telefon etmişler. Demişler ki “Sen bi
desen de yazdığı yazıyı geri çekse, yazmasa.”
Cevabı şu olmuş…
“Ben desem ki İbrahim, çık şu apartmanın tepesine, kendini aşağı at, düşünmez yapar,
bana o kadar bağlıdır. Lakin yazma böyle dersem, beş mislini yazar, tutamam onu. Beni
onunla bu konuda karşı karşıya getirmeyin…”
Bilmeyen yeni yetme gençlere “Gazetecilik” nasıldır, nasıl yapılmalıdır konusunda da
yazdım.
Öğrenen öğrendi, öğrenmeyene de Allah selamet versin, zaten yaptıkları da gazetecilik
değil…
Gazetecinin görevi, bir kez daha altını çizerek ifade edeyim ki “Hâkimiyetin kayıtsız şatsız
milletin olan” topluma, gerçekleri eğip bükmeden dosdoğru anlatmaktır. Hem de
kimseden korkmadan…
Gazetecilikte yalan olmaz, kıvırmak olmaz, iki yüzlülük olmaz, yandaşlık olmaz, yalakalık
asla olmaz.
Yazdığı kalem gibi dosdoğru ve dimdiktir gazeteci.
İlla ki yok olmasını istiyorsanız, kalemini kıracaksınız ama o da biraz zor cancağızım…
İşte hikâyesi, bu kadar…