Abdullah Bey, “bir konuşuyor pir konuşuyor” Sanırım, seçim yaklaştıkça, vitesi de artıracak. Bu sefer, kaçan Avrupa Birliği (AB) trenini anlatmış. Tabii, bu tren bir daha gelir mi? Bilemem. Trenin kaçmasında, Abdullah Bey’in hiç mi katkısı yok? Elbette var ama bu noktaya gelmesi, güzel bir şey.
***
Daha dün, Sayın Gül Avrupa Birliğini bir “Hıristiyan Birliği” olarak görürken, özellikle 2015 sonrası AB’ye taraf olması, çok sevindirici. Abdullah Bey kusura kalmasın, bu trenin kaçması için kendisinin de içinde bulunduğu “Milli Görüşçüler”, “üçüncü dünyacılar”, bazı milliyetçiler, bazı sosyalist ve komünistler karşı çıkmıştı. Sonuncuların sloganı da “Onlar ortak, biz Pazar!”dı…
***
Dinciler, milliyetçiler girdiğimiz anda “din, iman, Allah, Kur’an, milliyet elden gider!” endişesi taşıyor; sol kesim de “sömürüden” dem vuruyordu. Oysa AB, tüm müktesebatı ile bir insanlık projesi bunu görmüyor, görmek istemiyorlardı.
***
“Umdeleri/muktesebatı” arasında akıl dışı, ahlak dışı ve insanlık dışı bir şey bulamazsınız. Varsa, resmi yayınları arasında bir tanesini gösterin, büyük bir özür dileyim. Tabii, akşamdan sabaha olacak şeyler de değil. Halen böyle olduğuna inanıyorum. Hedefe varır ya da varamaz, bilemem.
***
Keşke Türkiye teklif edildiğinde, Yunanistan ile birlikte girebilseydi. Ama olmadı… “İlginçtir ki 1978-1979 yıllarında Avrupa Birliği Türkiye’ye Yunanistan’la birlikte üyelik başvurusu yapmasını
istemiştir. Ancak bu talep Türkiye tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine Yunanistan 1981’de Birliğe tam üye olmuştur” (Esfahani, 2003:814).
***
Abdullah Bey, kusura kalmazsa bir anımsatma yapacağım: “Ba’del harabül Basra!” yani, “Basra harap olduktan sonra, ağlamak, sızlanmak nafile!” diyor.
***
Neyse… Sayın Gül’ün oldukça ilginç söyleşisine gelelim. Alman Radyosu'na değerlendirmelerde bulunan Abdullah Gül, Türkiye'nin AB'ye tam üyelik süreciyle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu: "Türkiye olarak neyi yapmamız gerektiğini biliyorduk. Bu iradeyi göstermemiz gerekiyordu, böylece Türkiye çok güçlü bir ülke olacaktı. Bunu yapamadık" diyor ve topu Sayın Erdoğan'a atıyor.
***
"Tam üyelik hedefinden şu anda geriye kalan nedir?" sorusunu yanıtlayan Gül; "Şartlar çok değişti. Hem Türkiye hem Avrupa değişti. Siyasi iradelerin çok farklı öncelikleri var" yanıtını verdi.
“…Gelinen noktada karşılıklı olarak hatalar!” olduğunu söyleyen Gül şöyle devam etti: "Hem AB'nin hataları var hem de Türkiye'nin içinde bulunduğu durum var. Bu durumun en büyük sebeplerinden birisi Kıbrıs meselesidir. Kıbrıs'ta 2004 yılında Annan Barış Planı Rumlar tarafından reddedilip, Türkler tarafından kabul edilmesine rağmen Güney Kıbrıs'ın AB'ye üye kabul edilmesi büyük bir hataydı.”
***
Abdullah Bey’e yine hatırlatmak isterim; 1978-1979’lı yıllarda karşılıklı hatalardan nasıl söz edeceğiz? O yıllarda böyle bir şey yok. Adamlar, “buyurun!” demiş. “AB bir Hıristiyan kulüp!” diyen “Milli Görüşçülerle” yani sizlerle, “Onlar ortak biz Pazar!” diyen, devrimci, ulusalcıların karşı çıkışı bunu etkiledi. Ve treni kaçırdık. O yıllarda merhum Ecevit Başbakan idi (5 Ocak 1978 - 12 Kasım 1979). Tabii, ondan önce de “MC” hükümetleri vardı.
***
Yine kusura kalmasın Abdullah Bey; “karşılıklı hatalardan” söz ederken, biraz tarih bilmek lazım. Bir kabahat varsa, ortak aramaya gerek yok. Ülkenin, etkin güçleri bunu istemedi, ideolojileri adına. Ahalinin de, her zaman olduğu gibi olan bitenden haberi yoktu.
***
"Türkiye tam üyelik hedefinden vazgeçmemelidir" sözünü detaylandıran Gül: “AB müktesebatını üstlenmiş bir Türkiye her açıdan farklı bir ülke olacaktı. Önce böyle bir Türkiye'yi hayal etmek gerekir. 80 milyonluk, yapılacak çok işi olan, Maastricht ve Kopenhag kriterlerini benimsemiş bir Türkiye çok farklı olacaktı. Böyle bir ülkenin AB'ye katkısı da ekonomi ve siyaset başta olmak üzere her açıdan çok farklı olacaktı. Böyle bir Türkiye, AB için de vazgeçilmez bir değer olacaktı.”
“…Fakat inanıyordum ki böyle bir Türkiye ile bütün Avrupa ülkeleri beraber olmak isteyecekti. Başbakan Erdoğan'ı ve bütün kabine üyelerini Cumhurbaşkanı olarak çok teşvik ediyordum. Reform konusunda hükümetimiz kararlıydı.
Ne yazık ki Sarkozy liderliğindeki Fransa ve Rumların fasılları dondurmaları, büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Sarkozy ve Merkel'e AB hukuku ile ekonomik kurallarını uygulayan güçlü bir Türkiye'nin Avrupa şirketleri için de faydalı olduğunu, bu durumun Avrupa ekonomisine yarar sağlayacağını söylemiştim”.
***
"Türkiye'yi hangi noktalarda hatalı görüyorsunuz?" sorusuna ise Gül şu yanıtı verdi: “AB'nin bu tavrını görünce, TBMM üyelerine ve hükümete bir Cumhurbaşkanı olarak, AB müktesebatını kendi irademizle üstlenmemiz gerektiğini, reformcu niteliğimizi kaybetmeden çalışmaya devam etmemizin elzem olduğunu, bunun neticesinde güçlenecek Türkiye'nin AB için de daha cazip olacağını belirtmiştim.”
“Kendi irademizle AB kurallarını fasıl fasıl iç mevzuatımıza yansıtmayı ve AB standartlarını yakalamayı beceremedik. Türkiye'nin noksanlığı da bu oldu. …Türkiye olarak neyi yapmamız gerektiğini biliyorduk. Bu iradeyi göstermemiz gerekiyordu, böylece Türkiye çok güçlü bir ülke olacaktı.”
***
Yani; “ba’del harabül Basra!” demekte haksız mıyım, Abdullah Bey? “Geçmiş olsun!”