Kısa günlerde oruç tutmaktan kolay ne var ki? Asıl, uzun günlerde, temmuz sıcaklarında tutacaksınız da Ramazanı görelim. Her Ramazan’da; “nerede o eski Ramazanlar?”, hayıflanması yapılır. Özellikle çocuklar için çok anlamlıdır. Çocuk bu, dilediği gibi, özgürce davranır. Ben de çocukluk ve gençlik yıllarımdan birkaç anımı anlatacağım.
Büyüklerimiz; “Recep, Şâban derken geldi Ramazan. Allah, dinden imandan ayırmasın!” derdi. Şimdi o Ramazanlardan birisi daha geldi. Bugün yedinci Teravih kılınacak. Yanılmıyorsam yirmi dokuz gün de oruç tutulacak. Zor ibadet doğrusu. Allah, “ecrini” ve sabrını verir muhakkak.
Yine bu benim, kışa denk gelen kaçıncı Ramazan’ım, bilmiyorum? Rahmetli Ebemin sırtında “tekne orucu” tutuğum ve rahmetli dedeme sattığım; bazen onu da tutamayıp mutfağa girip kevgirin ya da eleğin altındaki sütlüyü yediğim, “kırmıççadan” bir “maşrafa” su içip ağzımı kolumla sildiğim günleri bugün gibi hatırlarım…
Mahallenin meydanına toplanan çocukların, Kale’den atılan topun sesini duyduklarında, “atıldı, atıldı!” naraları ile evlerine koştuklarını da…
Teravih namazına, yakın olduğu için, genellikle Kurşunlu’ya giderdik… Namaz falan kılmaz, kılar gibi yapar, konuşur, “kıkır kıkır!” gülerdik… Muhtemelen şimdi ki “veletler” de yapıyorlardır.
**
Tabii, dördüncü rekat sonlarında, ara verilince, büyüklerimiz bizleri güzel bir biçimde kovalarlardı camiden… Bizim de canımıza yeter, güzelce oynardık sokakta, cami dağılana kadar. Evdekiler nerden bilsin kovulduğumuz. Güzel bir aferin çekerlerdi, kıldığımız! Namaz için.
**
Kadınlar kısmı bir alemdi. Sofrayı kaldırmadan camiye koşarlardı, “yer kapmak” için, kadınlar. Tabii, başlarlar dedikoduya. Bir uğultu kaplar camiyi. Cemaat ev vaaz eden imam efendi dayanamaz, uyarı üstüne uyarı yapar, kadınlara. Ama kim okur, kim diner, uyarıları. Uğultuya, devam efendim…
**
Yaza denk gelen Teravihlerde, Cıncıklı Camii’de, “Motor hoca” diye bilinen, ismini şuanda hatırlayamadığım hocamızın cemaati arasındaydık. Nedeni ise şuydu: Biran önce yazlık sinemaya yetişmek ya da “Durak Çay Bahçesine”, Taş Sineması önüne biran önce kavuşabilmek.
**
Bu nedenle Hocamızın cemaati boldu. Mesela o yaşında, rahmetli Saaddettin Kızıklı amcamız da katılırdı, aramıza. O da yetişecekti, Taş Sineması önünde bulunan pastanedeki “spor muhabbetine”. Saaddettin amca merhum Mehmet Kızıklı abimizin babası. Manifaturacılık yapardı. Birlik Mensucatın, “kurucu ortakları” arasındaydı. Küçükle küçük, büyükle büyük olurdu.
Hoş sohbet, çok saygın bir insan; güzel sohbet ederdi. Katıksız bir “Türk Milliyetçisi” idi. Merhum Başbuğa bağlı, onu çok sayar ve sever; ama aktif politikanın içinde değildi. Merhum pederin de çok iyi dostuydu. Nerede görse; “Dayı bey nasıl… Dayı bey bugün camiye gelemedi… Hayırdır inşallah… Selamlarımı ilet!” derdi.
Amcamız, futbola çok meraklıydı. Kayserispor hastası; hiç maçını kaçırmazdı. Hatta, transferlere, deplasmanlara gittiği de olurdu. Avni Bulduk’un yakın arkadaşı olduğu için oğlu Mehmet Bulduk’un transferine, ikisi de şimdi rahmetli olan Ali İhsan Varinli ve Mehmet Sarıyıldız ağabeylerimle beraber, Sarıyıldız’ın (steyşın renosu) ile gitmiştik. Kebapçı Hilmi’de Ankara’da katılmıştı bize.
O günün beherinde, Bulduk’u, anlaştığımız fiyata almazsak ya da Babası oğlunu vermezse, “bir milyon liralık şartı cezayı imza altına almıştık!”, karşılıklı.
Ne demek bu? O günün beherinde, 1970’lerin başında, dört adet lüks daire parasıydı. Hangi akla hizmet o imzayı atmıştık, hala bilmiyorum. Üçümüz de yöneticiydik ama ben Elektrik Şirketi’nde çalışan maaşlı birisiydim. Hilmi ile Saadettin amca tanık olarak imza atmıştı.
İmza sonrası, Mehmet’i, rahmetli Oktay Aktan’ın, (pejosu) ile Kayseri’ye getirmiştik, bir ikindi vakti. “Hastalar” da bizi bekliyordu, Taş Sineması önünde. Muzaffer komutan edası ile araçlardan inmiştik. İmzalı ıslak tutanağı saklardım ama kaybettim. Keşke koruyabilseymişim.
Kızıklı amca, vaktiyle kalecilik de yapmış; Namazgahta çekilmiş fotoğrafı, arşivler girmiş.
Dönelim “Motor hocamız”a. Hocamız kısa “sureler” ya da “kifayeti kadar” âyet okurdu. Mesela; “Febieyyialayı rabbiküma tu kezziban” (Rahman/33, 31 kez tekrarlanır); “Süphane rabbiyel azim ve Süphane rabbiyel âlâları” tek okurdu; tabii hızlı bir biçimde. Açıktan okunanları takip edebilmek mümkün değildi. Yatıp-kalkmaları da… Bu nedenle ayak uyduramayıp yıkılan çok olurdu. Olsun nasıl olsa sinemaya ve bahçeye yetişecektik, kısa zamanda…
**
Tabii, bu günlerde, Ramazan fıkraları da devreye girer; “kaba softa ham yobaz!” tepki verse de… “Baba erenlere” sitem etmişler… “Yaşlandın artık, ayağının biri de çukurda… Bak Ramazan da tekrar geldi… Şu orucu tutsan olmaz mı?”
**
Yanıtı ise; “mübarek hiç bıkmıyor, gidiyor bir daha geliyor, gidiyor bir daha geliyor… Ama bu fakir bir gitti mi bir daha gelmez!” olmuş.
**
Bundan otuz, otuz beş yıl önce, Teravih Namazı, açık eksiltmeye çıkmıştı, mesela Yahyalı ilçemizde. Hocanın birisi, Ramazan öncesi ilçeye haber salmış, “ben teravihi 8 rekat kıldıracağım!” diye. Bu davet üzerine diğerlerine cemaat kalmamıştı, “kavi müminler” dışında. Tabii, bu camilerin hocaları da “sokranıp” durmuşlar. Şimdi durum nasıl Yahyalı’da; bilmiyorum. Onu da avukat Savaş kayaya soralım.
