İBRAHİM PEKBAY


YAZACAĞIZ, OKUYACAKSINIZ!...


 

Emir mi veriyorsun, sen kimsin diyebilirsiniz…

Gazetecilik görevi içinde ”Emir vermek” gibi bir yaptırım yoktur. Bilgi veririz, siz de okursunuz işte bu nedenle

Biz gerçekleri yazacağız, bıkmadan…

Siz gerçekleri okuyacaksınız , bıkmadan…

Hep birlikte öğreneceğiz…

Bilenler bilmeyenlere anlatacak…

Veeeee…

Cumhuriyetin, özgürlüğün, hukukun üstünlüğünün, eşitliğinin kıymetini anlayan bir toplum oluşacak.

O toplum da insanca yaşamayı hak edecek…

Olmazsa?

Eşeğin üstüne düz binersiniz de, arkanızdaki tehlikeyi görmezsiniz…

Önünüzdeki tehlikeyi eşek görür de görmeyen gözler görmez…

XXX

Geçmiş Türk toplumlarında, akil insanların toplanıp karar aldıkları ve uyguladıkları yöntem ile yönetilirlerdi. Ne zaman ki nüfus artışları olmaya başladı, insanlar toplanıp karar verme gibi olanaklarda yoksun oldu, işte o zaman “Baş” yani yönetenler oldu. Ancak onlar da akil adamların aldıkları kararın uygulayıcısı idiler.

Osmanlı ailesinin devlet kurma başlangıcı da bunun aynısıdır. Türklerin Kayı Boyu aşiretidir.

Uzunca tarih dersi vermek niyetinde değilim, köşeye sığdıramam.

Ancak “Osmanlı Devleti” Anadolu’da hayat bulduğunda, Anadolu’da yaşayan halk, “Tebaa” yani Osmanlı hanedanına tabii olmuşlardır. Vatandaş değillerdir. Saltanat ne isterse, o emirdir ve sorgusuz uygulanır. Yaşadıkları topraklar saltanatındır. Ayrıca “Vatandaşlık” yani birey olomak bilinci yoktur.

Hukuk genellikle toplumun örf ve adetlerine göre uygulanır.

Sistem, vatana aidiyet değil de saltana aidiyet şeklindedir adeta…

İslam dininde ruhban sınıfı olmamasına rağmen, oluşturulan cemaat ve tarikat kültürü sonunda oluşturulmuş cehalet dönemidir. Din bezirgânları ne diyorsa, din o olarak bellenmiştir cünkü okuma-yazma hiç yok gibidir.

Yedi düveli yönetimi altına geçiren Osmanlı hanedanlığı o kadar genişlemiştir ki, tek merkezden yönetme konusunda sıkıntılar sonucunda ayaklanmalar başlamış ve Osmanlı’nın sonunu hazırlamıştır.

Devlet yıkılmış, saltanat sallantıya girmiş, Anadolu’nun dört bir yanı yabancı güçler tarafından işgal edilmiş. Zulüm ve işkence almış başını gitmiş…

İşte o zaman Gazi Mustafa Kemal Paşa, boğazda gördüğü yabancı ülkelerin donanmasına bakarak o ünlü sözü söylemiştir…

“Geldikleri gibi giderler…”

Elbette işgalcileri bahçeden kedi kovalar gibi ülkeden kovalamak mümkün değildir. Mücadele gerekir, azim gerekir, yürek gerekir ve bunların hepsini birden yokluk içindeki halk ile birlikte yapabilmek için “Yönetmek” gerekir…

Gerçek “Lider” nitelik ve yeteneklerine sahip olmak gerekir…

O yetenek ve niteliklerin hepsini üzerinde toplayan kişi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ta kendisidir.

Savaşların içinden yoğrularak gelmiş…

Diplomasinin içinden yoğrularak gelmiş…

Askeri ile birlikte siperlerden ayrılmamış…

Yaralanmış, hastalıklar kapmış, üzüntüleri ve sevinçleri halkı ile birlikte görmüş ve tatmış…

Anlamış ve aklına koymuştur ki, bu vatan kurtarılacak, cumhuriyet kurulacak, gerçek irade, sahibine yani halkın kendisine verilecektir.

Amaç da tam da budur…

İdealini gerçekleştirmek için kendisine gerekli olan tek şey, halkının vereceği destektir. O desteği aldığı anda biliyordu ki, başaramayacağı hiçbir şey yoktur.

Halk ile birlikte haklarını alacak ve halka verecektir.

Bunun adı da kestirmeden ifade etmek gerekirse…

Cumhuriyet yönetimidir.

İdeallerinin hepsini halk desteği ile gerçekleştirmiş, cumhuriyeti halkı ile birlikte kurmuş, iradeyi halkın kendisine teslim etmiştir.

Asırların “Dünya Lideri” unvanına ulaşırken, bütün başarılarını bir kenara bırakmış ve “En büyük eserim cumhuriyettir” demiştir.

Ve o cumhuriyet, 29 Ekim 1923 tarihinden beri 97’nci yılını doldurmuş, 100’lere ve hatta İsmet İnönü’nün “Yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur.” dediği gibi asırlar boyu o cumhuriyet’te Türk Bayrağı da vatan üzerinde dalgalanacaktır…

XXX

Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte “Din tüccarları” ve onları kullanan yabancı odaklar, özgürlüğün ve vatanının bedelini kanıyla ödeyen Türk milletini yok etmek için çaşılmış ve halen de çalışmaya devam ediyorlar…

Kuruluştan 1950 yılına kadar olan dönemi “Tek parti diktası” olarak değerlendirmek, cumhuriyetin kuruluşuna, kuruluş amacına ve kurucu kadrolarına ihanettir.

Eğer milletimizi “İnsan” yerine koyuyorsak, bunu da böyle bilmemiz şarttır.

Halkı “Tebaa” olmaktan ”Vatandaş” olmaya getiren cumhuriyeti yok saymaya kalkışmak, altını oymak ve saltanat ateşi ile yanmak, nafile çabadır…

İşte o çaba, çabalayanın kendisini yakar.

97 yılda özgür milletin cumhuriyeti içine sindirmesi çok kolay olmamıştır.

Şimdi kalkıp da o zorlukların sürecini kaşıyarak hem vatanın hem halkın ve daha da önemlisi cumhuriyetin üzerine yürümek çok akıl işi değildir.

O nedenledir ki herkes aklını başına almalıdır…

Ülkede peş peşe depremler, doğal felaketler oluyor. İnsanları ölüyor, maddi hasarlar oluşuyor. Uzmanlar televizyonlara çıkıp konuşuyor, nedenlerini açıklıyorlar ama…

Biri de çıkp iktidara “Siz ne iş görürsünüz?” diye sormuyor.

Evet…

Tekrar edersek eğer…

Biz yazacağız, bıkmadan…

Siz okuyacaksınız, bıkmadan…

Hep birlikte öğreneceğiz…

Bilenler bilmeyenlere anlatacak…

Veeeee…

Cumhuriyetin, özgürlüğün, hukukun üstünlüğünün, eşitliğin kıymetini anlayan bir toplum oluşacak.

Sormayı, sorgulamayı bilen bir toplum oluşacak ve bunların hepsi de Cumhuriyet rejimi içi,nde olacak…