KADİR DAYIOĞLU


TREN YOLLARI

“Kayseri Hızlı Treni” yüklenicisinin kim olduğunu bekleye duralım. Ben sizi, yakın geçmişe götüreceğim. Uzayıp giden tren yollarına…


“Kayseri Hızlı Treni” yüklenicisinin kim olduğunu bekleye duralım. Ben sizi, yakın geçmişe götüreceğim. Uzayıp giden tren yollarına… “Uzayıp giden oy! Tren yolları” şarkısı rahmetli Abdullah Yüce’yi hatıra getirir. Bir de altmışlı yıllarda seyahat ettiğimiz trenleri... 1970’ten sonra, bir kez bindim Kayseri-İstanbul trenine… “Yataklı” vagonda gelmiştik İstanbul’dan Kayseri’ye… Nasip olursa, mutlaka gideceğim Kayseri’den İstanbul’a “hızlı tren” ile…

***

Demiryolları;  “Kara treniyle”, binasıyla, makinistiyle, şef treniyle, kondüktörüyle hareket memuruyla, makasçısıyla, “Vagon Lee”siyle; tekerlek tıkırtıları ve düdük sesleriyle, tıka basa dolmuş yük ve eşya vagonlarıyla, futbol kulüpleri ve dostluklarıyla bir anılar yumağıdır, bizler için... O nedenle de üzerine şarkılar, türküler yakılıp, dizeler dizilmiştir.

***

Bunlar, hayatımızın çok önemli birer parçasıydı... Birkaç ayda gidilebilen yerlere bir günde girilir olmuş; ırakları daha yakın etmişti. İnsanları, bir başka dünyaya, bir başka medeniyete taşımıştı, trenler. Yerleşim yerleri, dış dünyaya açılmıştı. Derler ki, Anadolu’dan Kars’a, bugünkü gibi tren ulaşımı olsaydı, Sarıkamış faciası yaşanmazdı.

***

Tabii, elektriği olmayan ülkede, elektrikli trenle başlanamazdı… Odun, kömür ile çalışan “kara tren” ile başlanırdı. Bu yollarda da “aşırı hız” yapamazdınız. Bunu idrak edemeyen kafa; “hızlandırın treni” demiş ve bunun üzerine “Mekece”de nasıl bir facia yaşamıştık. Tabii, unuttunuz daha dünü…

***

“Hızsızı” olmadan “hızlı trene” geçilmezdi. “Kara tren” ile “hızlı treni” mukayese edip, kendilerinin ne kadar başarılı olduklarını söyleyen; kendilerinden öncesini aşağılayan AK Parti, bu gerçeği anlamakta bile aciz.

***

Bakınız; kömürlü trenden, dizele geçişte dünyalar bizim olmuş gibiydi... Öyle ya, kömür kokusu ve isten kurtulacaktık; bir de biraz daha hızlı gidebilecektik, İstanbul’a. Elbette elektrikli ve hızlı trene de günü gelince geçilecekti. Bu bir süreçtir; bu bir mühendislik, bir mühendislik ekonomisi işi idi.

***

Otogar ve hava limanları için yazılmış bir şiir ya da bir beste ya da bir tv programına hiç rastladınız mı? Bilmiyorum. Ben hiç rastlamadım...  Ama posta, postacı, telefon, telgraf, kara tren, “tren yolları” vs. için güzel örnekler var...

***

Yaz, kış istasyonda, trenin gelme vakitleri “volta atmak!” büyük bir keyifti... Keyif verirdi, insana... Garda bulunan lokantada oturup, “iki tek” atmak da... Taze balığı burada bulurdunuz. Kapanana kadar sık sık giderdik. Kapanması da daha dün, AK Parti iktidarında. Trenin ayrılma vakti geldi mi, hüzün çökerdi, içinize...  “Bir hüzün çöktü yine gönlüme, akşamla benim” hüzzamındaki gibi... Bir daha gelmeyecekmiş gibi,  el ve beyaz mendil sallanırdı dostun, evladın, anne ve babanın, sevgilinin ardından, tren garı terk edene kadar.  O nedenle garlara sevinç, hüzün, gözyaşı dolardı.

***

Öğrenciyken İstanbul’a genellikle Doğu ya da Kurtalan Ekspres’i (Van Gölü) ile giderdik, 23-24 saatte... Bir de “rötar” yaparsa, bekle dur… Doğu Ekspresi Kars’tan gelirdi. Kurtalan ise Kurtalan’dan... Bir de Adana’dan gelip İstanbul’a giden bir de Güney Ekspresi vardı. Zannederim bu ekspres, Boğazköprü’de aktarma yapardı... Bu nedenle de bizler için pek câzip değildi. Sadece Adana-Ankara arasında çalışan kırmızı renkli “Mototrene” binmek, bununla seyahat edebilmek bir ayrıcalıktı... Öyle ya; zenginler, politikacılar, Anadolu eşrafı, “galantörler” binerdi buna. Bir de, ara istasyonlarda durmazdı, bunlar…

***

Hep “kuşetli bileti” alırdık... Yataklıya gücümüz yetmezdi! Bir kompartıman altı kişilikti. Oturaklar yeşil deridendi... Cam kenarında açılıp-kapanabilir sehpalar vardı. Üstünde hem “yol azığını” yerdik hem de kağıt oynardık...  Yatma vakti koltuklar açılır, sağlı sollu toplam altı deri yatak oluşurdu. Ceket ya da palto yorgan; kaşkol ya da kasket yastık yerine kullanılırdı.

***

O tarihlerde “ekspresler”, “motorlu” geçsin diye ve “ışık gördüğü “ çoğu istasyonda dururdu... Bazen, saatlerce... Karşıdan geleni beklerdi... Bu istasyonlardan birisi ise “Fakılı” idi. “Konken” oynarken biraz fazla bekleyenlere, “Ha bir, Fakılı istasyonu!” benzetmesi, bu sebeptendir.

***

Elmadağ’ı rampası ve tünelleri, insanın içerisine bir kasvet çökertirdi... Genellikle “hırsızlar!” bu rampanın gelmesini beklerler ve “çarpmalarıyla!” trenden atlamaları, bir olurdu... İnsanlar uyurken, astıkları ceketten cüzdanı alıp, yavaşlayan trenden atlarlardı. Bizzat gördüğüm için anlatıyorum. “Dur!” demeye kalmadan, atladı gitti trenden.

***

Akşam geç vakitlerde pırıl pırıl Ankara Garı’na girerdik... Ankara’dan sonra genellikle uyulurdu... Bu yolculuklarda uyuduğumu pek hatırlamam... Hele bir de teker tıkırtısına, horlama sesi karışırsa... Tıkırtı sayarak geçirirdim, uzun bir geceyi... Bu bölgede kompartımandan çıkar, dar koridorda, koridorlarda eşyaların üzerinde kestiren insanların arasında uzakları seyrederdim… Gece vakti zifiri bir karanlık sarardı etrafı; sadece çok çok uzaklardan ışık kümesi görülürdü, belli ki bir köy yerleşimi;  ve hava açıksa yıldızlar…  Aslında otomobille de gitsem otobüsle de gitsem yine uyuyamam geceleri.

***

“Horul horul!” uyuyanlar gözümüzü Eskişehir Garı’nda açardı... Sabaha karşı... Mahmur gözle biraz temiz hava almak ve kısa sürede bir “salep” içmek, insanı rahatlatırdı... Taze bir “gevreğe” ise hiç doyum olmazdı...

***

Tren, şafak vakti Eskişehir’den ayrılır, yılankavi hareketlerle ovada, Bilecik’e doğru yol alırdı... Bilecik, Ârifiye, Sapanca, İzmit derken “Körfez görülür, İstanbul’un havasını teneffüs etmeye başlarsınız.  Artık istasyonları sayma zamanı gelmiştir... Tuzla, Pendik, Kartal, Cevizli, Maltepe, Bostancı, Suadiye, Göztepe derken Haydarpaşa. Ve karşında mütevazı Topkapı ve haşmetiyle Süleymaniye... Vakit de öğleye yakındır, artık...  Evden “faytonla” başladığımız seyahati, Karaköy’den beş lira verip gittiğimiz  “taksi” ile Kayseri yurdunda noktalardık.