Bu hafta bizden birisi Zeynî mahlaslı, Erkiletli ozan Aşık Hasan konuğumuz… Râsim Deniz Hocamızın, Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nce yayınlanan (1996, no 14) “Âşık Hasan” isimli kitabından yararlandım.
***
Ozanımız, 1772’de doğmuş, 1856 yılında vefat etmiş. Yine Deniz’den öğrendiğimize göre Ozanımız, “cinas” ve “muamma” sanatını aruz ve hece tarzında yazdığı şiirlerinde sıkça ve başarıyla kullanmış. Sosyal konulara değinmiş; hicivleri kapalı bir ifade ile söylemiş; “Erkilet güzeli” türküsünün güftesi de Ozanımıza aitmiş.
***
Âşık Hasan merhum için yapılan; “Yok Alevi idi; hayır sünnî idi; olur mu efendim bal gibi Bektâşi idi” gibi, inanç alanı ile ilgili üst düzey tartışmaları ehline bırakalım. Aslında meraklıları için, Ahmet Yaşar Ocak Hocamızın, “Alevilik-Sünnilik” ile ilgili kitap ve makalelerini tavsiye ederim. Anadolu ve Rumeli “Halk Müslümanlığı”nın nereden neşet ettiğini, bunun “Sünni İslam” ve “İran Şia”sı ile farklarını çok güzel anlatmış. Geçenlerde bir solukta okudum.
***
Okuyunca: “Maksat Hz. Ali’yi sevmekse, ben de Alevi’yim!” türünden çarpıtmaların; “Alevi İslamı”nı, “Sünnileştirme” ya da “Şia”laştırmanın, “ateist/Marksist” bir elbise giydirmenin doğru olmadığını göreceksiniz. Çok “senkretik” (bağdaştırmacı) bir inanç sistemi.
***
Kısaca “senkretizm”; “…sıklıkla çeşitli düşünce okullarının uygulamalarını ve yollarını karıştırarak ayrı veya çelişkili inançları birleştirmek veya birleştirmeyi denemek. Özellikle teolojide ve din mitolojisinde başta birbirinden farklı olan geleneklerin birleştirilmesi ve kıyaslanmasına yönelik olan…” anlamına geliyormuş. (wikipedia)
***
Okuduklarımdan anladığım kadarıyla Alevilik, Türklerle İslam öncesinden başlayıp, ta Horasan’dan süzülüp gelen, gelirken de farklı inanç ve kültürlerden beslenerek Anadolu’ya geçen; buradan Rumeli’ye giden bir “İslam anlayışı” sentezi. Tabii, kırılma noktası da 16.yy… Bundan sonra çok farklı bir veçhe kazanıyor. Tarafların; “kavga yerine birbirlerini anlamaları, sorunun çözümü için gereklidir” diyor Ocak Hocamız.
***
Neyse, konumuz bu değil. Dönelim Aşık Hasan’a… Anılan kitaptan bir şiir ya da bir “duaz” aktarmak istiyorum:
***
Önce “duaz”ın tanımını vereyim. “Duaz, cem ayinlerinde söylenen ve On İki imamın adlarının geçtiği deyişler. Bu deyişlerde Ayrıca On İki imamın yanı sıra başta Hz. Peygamber ve Hacı Bektaş-ı Veli olmak üzere Alevi ulularının adları geçmektedir. ...” (Wikipedia)
***
Gam yeyip gayırma dîvâne gönül
Bize canı yanan cânânımız var.
İsmi binbir kendi birdir “lânâzır”
Âlemin sahibi Subhân’ımız var.
Bizden selâm eylen şâh-ı müktedâya
Anın hükmündedir bay ü gedâya
Muhammed Mustafa Habib – Hüdâ’ya
Rasul’deki sahip Kur’an’ımız var.
Dünyânın peşrevi ol Şâh-ı Emin
Ana hayrân idi semâ vü zemin
On bir evlat ile Hazret-i Emin
Çağır yine Şah-ı Merdân’ımız var.
Bir Hasan Hüseyin bir Zeynel-İbâd
Bakır Cafer Sâdık eylesin imdâd
Musâ’yı Rıza’ya bağla itikâd
Bizim bir İmâm-ı zamânımız var.
Şâh Taki Şâh Naki şâh evliyâdır
Şâh İmam Askeri sırr-ı HuDâ’dır
Kul Hasan’ım der ki derde devâdır
Mehdi-yi zamana îmanımız var.
***
Tabii, bu “duaz”ı yazan ozan nasıl, “Sunni Müslüman” olur, anlamakta zorlanırım… Aşık Hasan’ın, gençliğinde hal-i vakti yerinde, yaşlılığında bir fincan kahveye muhtaç olduğu aşağıda ki koşmasından anlaşılıyor.
Perişan olurum olmazsa elde
Lezzet kalmadı damakta dilde
Vardığım mecliste olduğu yerde
Bahşedin Hasan’a bir filcan kahve


