KADİR DAYIOĞLU


SICAK YAZ

Soğuk ve yağışlı geçen bir yazın sonuna geldik… İnanmazsınız, bu günlerde akşamları soba yakıyoruz, Hisarcık’ta… 


İnanılmaz bir sıcak yaz geçiriyoruz… Ortalık kavruluyor. Hele hele Ağustos ayı… Eskiler, “Ağustosun yarısı yaz, yarısı kış!” derlerdi ama bu sene öyle olmadı… İnanın, bizim burada, Hisarcık’ta kayısı ve erikler geç olgunlaştığı için, yarılanları yağmurdan korumak için sürekli, naylon bulundururuz. Yağmur başladı mı üzerlerine sereriz. Yoksa, yağmuru yedi mi simsiyah olur. Bu yıl, tadımlık bile yok, olsaymış şahane kururmuş. Neyse, kısmetimizde yokmuş. 

***

Sıcaklar devam edeceğe benziyor. Pike ile yatıyoruz… Sonbaharın habercisi, “çıra yanmasına” kaç gün kaldı ki? Sizi, çok yakına, on üç yıl geriye götüreceğim; “Ağustos Karı” başlıklı yazımı paylaşacağım.

***

Soğuk ve yağışlı geçen bir yazın sonuna geldik… İnanmazsınız, bu günlerde akşamları soba yakıyoruz, Hisarcık’ta… “Elalemden” utanmasak, göçeceğiz vallahi… Yine inanmazsınız, bazı ağaçlarda kayısı çağlası yemyeşil duruyor… Yine inanmazsınız, “masil” bile olmadı… Bu havalar; “Kara bahtım kem talihim taşa bassam iz olur/Ağustos’ta suya girsem balta kesmez buz olur!” diyen ozanı haklı çıkartıyor… Ayrıca; “böyle havalar beni mahvetti”, şiddetli bir gribal enfeksiyonla boğuşuyorum, birkaç gündür…

***

Soğuk ve yağışlı  geçen yaz beni, çocukluk yıllarımın o sıkıntılı  bağ hayatına  götürdü… Neydi o; “avratlarla itler sürer sefasını; herifler çeker cefasını!” denilen günler… Hoş, şimdi de değişen bir şey yok… Yine, “avratlar sürüyor sefasını, herifler çekiyor cefasını!”

***

Lafa şu soru ile başlıyorum: Ağustos’ta bağlara, kar yağar mı?  Yağmaz demeyin, yağar…  Tam hatırlamıyorum, galiba 1950’nin son yılları idi… Ağustos’un böyle bir gününde, Gürle ReyhanBucağı’ndaki bağımızda göçülüydük… Lapa lapa kar yağmıştı…  Sabah kalktık, bir karış kar vardı yerde… Dallar karla dolmuş, kar yükü de binince, dallar kırılmıştı…

***

 Bahçemiz de çok da olmasa, bir miktar elma vardı…  Rahmetli dedemin; “vay elmalarım!” diye, dizlerine vurduğunu bugün gibi anımsıyorum… Öyle ya, elmalar toplanacak, sandığa konacak, “şere(şehre)” götürülecek, kışın, siyah “püçüklü” (havuç), tut-iğde-kayısı-üzüm kurusu-pestil-ceviz- hevenklik üzüm vs. ile yenecek, misafire ikram edilecek… 

*** 

Öyle, portakal, mandalina, limon, muz gibi meyveler bilinmezdi… Hatırlayabildiğim kadarı ile Meydan’da, Saççıoğulları’na ait Bizim Manav vardı… Bunlar, burada satılırdı… Portakal ve mandalina, hasta yoklamaya götürülürdü… Kabukları ya sobaların üstünde yakılır ya da yatakların altına konurdu, koku versin diye… Muzu herkes alamazdı… Alanlar da varsıl adamlardı…

***

 Hatırlanır mı bilmem; lokantada yemek yeme, eve “somun ekmek” götürme ayıptı, ayıplanırdı… “Bak ağa gördün mü senin ki, somun yiyormuş… “ denirdi…  Bu bir statü  belirtisiydi… Lokantada yemeği ya memurlar ya da “tanküler”  (Kayseri’ye büyük illerden gelenler, süslü giyinenler) yerlerdi… Somun ekmek de öyle…  

***

Yemek dükkanlarda hazırlanır fırına verilir ya da evlerden getirilirdi… Ekmek ise; büyük bakır leğenlere (ilân) karılan hamur mahalle fırınlarına götürülür;  pişen ekmekler sekiz-on gün yenirdi…  Bağlarda ise yazın, ot ve “gilamada” ateşinde, saç üzerinde yapılan“bazlama”. Her “bazlama” yapıldığında mutlaka “yağlama” yapılırdı, sade ve kıymalı… Sosu da sarımsaklı yoğurt… Bir de yanında üzüm ya da kavun ya da karpuz oldu mu yemeye doyulmazdı.

***

Dönelim başa…. Kar yağdı, bizler çocuğuz… Babam gitti… Öğleye doğru bir kamyon geldi, bize ait yükleri yükledik, Kurşunlu Camii kuzeyinde bulunan, otoparkın olduğu yerde olacak, kiraya oturduğumuz, şimdi yerinde yeller esen Akyurt Apartmanına göçtük… Dedem ve “ebem” bağda kaldılar… 

Bağcılık ve bağ evleri ayrı bir hikaye… Kısmet olursa, bundan sonraki yazımda bunlarla ilgili bazı bilgiler vereceğim… Şu kadarını söyleyebilirim; o günün şartlarına göre, “adam gibi evde” oturabilen aile çok azdı… Genellikle “ağalar” ve “zenginlere”  aitti, güzel evler… Hele hele Hisarcık ve mücaviri, Talas dışında kalan “kıraç” bağlarında, şöyle güzel denebilecek eve çok az rastlanırdı… Genellikle, “ötme” şeklindeydi.

***

Kuyular karla doldurulurdu… Daha sonraları kuyu başları betonlanıp yağmur suları da kuyulara dolmaya başladı… Bu su hem içilir ve hem de kullanılırdı… Kuyuların, pis kokuları halen belleğimde… Susuzluk had safhada olduğundan su çok idareli kullanılırdı… “Mantı suyu ile yıkanan bağcılar!” sözü de bunlar için söylenirdi… 

***

Hele bir de, kar kuyularına kurbağa, yılan, tosbağa, kirpivs düştü mü hapı yutarlardı… Kuyu aşırmalarla boşaltılır, tankerlerle şehirden su gelirdi… Tabi, bir de kuyuyu “şer-i şerife” göre “kıklamak” gerekirdi… Bir de bunun için su lazımdı… 

***

Nerede olursa olsun; orta halli ve fakirlerin oturdukları yerlerde, inanın bugün “it yatmaz!” Ne yapsın insanlar? Yazın şehrin pisliğinden, sineğinden sıcağından kaçabilmek için “iki göz” de olsa bağlara göçerlerdi… Sinek, deyince aklıma geldi… Merhum Başkan Osman Kavuncu döneminde belediye, sinekle mücadele bağlamında, getirilen ölü sineğe para öderdi… Yıl, 1950’lerin başı…

***

Nitekim, 1950’den buzdolabı evlere girince; odun termosifonu, içme sulu modern! evler yapılmaya başlanılınca, fukara ve orta halliler için bağcılık da ölmeye başladı… Taki, 1970’lerin ortalarına kadar… Bugün kapışılan, “Şam toprağı” gibi işlem gören bağlar, kaderine terk edilmişti o yıllarda… Her yer hozan olmuş, evler yıkılmış, direkleri bile kalmamıştı; onları da hırsızlar halletmişti… Yaklaşık 20 yıllık o dönemin, sosyolojik açıdan iyice incelenmesi gerekir… Şehir yaşamında önemli bir değişimin, kırılmanın habercisiydi o yıllar…