Ahmet Vefik Paşa, Bursa valisi iken (1880), ilçeleri teftişe çıkıyor.
Paşa, uğradığı bir ilçede halkla sohbet ederken etnik kökenlerini soruyor; aldığı cevaplar, konuştuklarının “Çerkes, Arnavut, Boşnak, Gürcü” vb. olduklarını gösteriyor.
Sorduğu soruya utanarak cevap vermek istemeyen bir ihtiyara:
- Hangi millettensin? diye ısrarla söyletmek isteyince, o, bir kabahat ifşa ediyormuş gibi ürkek, titrek bir sesle:
- Ben Türk’üm efendim… diyor.
Bunun üzerine Paşa:
- Niçin sıkılıyor, saklanıyorsun? Türk olmak kabahat mi? Bak, ben de Türk’üm, diyor.
O titrek ihtiyar birden canlanarak:
- Sahi, sen de Türk müsün? Demek Türk’ten Paşa da olurmuş ha!
diye sevinçle karışık bir hayret ifade edince, Vefik Paşa:
- Paşa da kim oluyormuş, padişah da Türk, padişah da!..
diye haykırıyor.
Sonra, imparatorluğun iki dertli ihtiyarı, sakallarını ıslatan yaşlar birbirine karışarak sarılıp, Türk’ün hazin kaderi için ağlaşıyorlar.
***
“Türk ve Türklük”, Türk Standartları Enstitüsü Yayını (s. 238). Kitabı görmedim alıntı yaptığım yer böyle yazıyor. Bir de bu anekdotun, farklı yerlerde farklı versiyonu var. Ama “maksud bir rivayet farklı.” Tabii, Vefik Paşa mühtedi. Ahmet Vefik Paşa’ya ''dönme'' diyerek karalamak isteyenler, Ahmet Vefik Paşa kadar Türk olsalardı! Keşke diyorum;
***
İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler. Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
- Biz hangi milletteniz,
deyince her kafadan bir ses çıktı:
- Biz Türk değil miyiz?
Deyince de hemen:
- Estağfirullah!..
diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz Türktük Bu ordu Türk ordusu idi. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi. (Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam)
***
Birinci Millet Meclisi’nde Şer’iye Vekilliği etmiş, Eskişehirli bir Türk hocasının Türkler gibi “ve” demek yerine, Araplar gibi “vua” dediğini belki henüz unutmamış olanlar vardır. Suriye, Filistin ve Hicaz’da:
- Türk müsünüz?
Sorusunun birçok defalar cevabı:
- Estağfurullah! İdi.
Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık. Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Eğer medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu yukarılarına kadar gireceğine şüphe yoktu. Bizim emperyalizm, Osmanlı emperyalizmi, şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi: Türk milleti kendi başına devlet yapamaz! (Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı)
***
Peki, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 20 Ekim 1927 tarihinde, TBBM’de okuduğu ve “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır”, diye başlayan “Gençliğe Hitabenin” sonunda ne diyordu:
“Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”
***
Mustafa Kemal Atatürk'ün 1933 yılındaki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında verdiği “Onuncu Yıl Nutku”'nun son cümlesi; "Ne mutlu Türk'üm diyene!"
**
Başlangıç paragrafı da şöyle: “Büyük Türk milleti! On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin, büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır.
**
Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. Türk milleti! Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türk'üm diyene!”
***
“Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözü, zaman zaman etnik ayrımcılığa yol açtığı iddiasıyla eleştirildi. Bu eleştiriye karşı "Türk” kelimesinin bir etnik, dil veya din kökene dayanmadığı, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını” ifade ettiği belirtilir. Medeni Bilgiler (1930) kitabında Türk milletini; "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” şeklinde tanımlayan Atatürk'ün, "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözü ile, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, mensup olduğu köken fark etmeksizin Türkiye coğrafyası üzerinde yaşamaktan ve ortak bir ideal uğruna verilen mücadeleyi kutlamaktan duydukları mutluluğu ifade ettiği vurgulanır.
**
Biz de bu görüşteyiz. Öyle ya, ordusu, hariciyesi Türkçe kullanan, padişahları Türkçe konuşan; 1876 Kânunî Esasi’sinde; “Heyeti Mebusan için azalığa intihabı caiz olmıyanlar şunlardır: Evvelâ tebai devleti aliyeden olmıyan saniyen nizamı mahsusu mucibince muvakkaten hizmeti ecnebiye imtiyazını haiz olan salisen türkçe bilmiyen … Dört seneden sonra icra olunacak intihaplarda mebus olmak için türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır” diyen bir neslin torunlarıyız.
**
Ayrıca; yine aynı Anayasa’nın 18. Maddesinde; “Tebaai osmaniyenin hidematı devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan türkçeyi bilmeleri şarttır” diyen bir ulusun devamıyız.
**
Atatürk ve devrimlerine karşı çıkanlar, hafızadan silmek ve resimlerini kaldırmak isteyenler, bu Atatürk’e mi karşısınız? “Gıvıttırmadan” açıkça söyleyin; demagojinin arkasına sığınmayın.
