“SÖZ VERMEMİŞ OLSA
İDİ BİZ NİYE GENEL
MERKEZE GÖTÜRELİM?”
DEVA Partisi İl Başkanı Metin Özkaya’dan, “Ben DEVA Partililere hiçbir zaman söz vermedim” şeklinde beyanda bulunan Sedat Kılınç’a cevap geldi. Özkaya, “Biz söz vermemiş olsaydı biz niye parti Genel Merkezimizden randevu talep ederdik. Söz verdiği için hem Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız Sadullah Ergin hem de Genel Başkanımız Sayın Ali Babacan’dan randevu talep ettik. Hem bizimle hem de İYİ Partililer ile temas halin de olan Sayın Kılınç’ın kafası o gazete haberleri çıktıktan sonra karıştı” dedi.
Geri de bıraktığımız hafta sık sık Sedat Kılınç’ın transfer haberi üzerinde durduk…
Önce MHP’den istifa eden ve yaklaşık 8 aydır bağımsız olarak Belediye Meclis Üyeliği yapan Sedat Kılınç’ın İYİ Parti’ye katılma yolunda olduğuna ilişkin haberini verdik… Sonra Kılınç’ın aynı gün hem DEVA Partisi Genel Merkezi hem de İYİ Parti Genel Merkezi’ne randevu verdiği haberini duyurduk… Peşinden Sedat Kılınç, DEVA Partisi Genel Merkezi’ni ziyaret ettiğini Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sadullah Ergin ve DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile görüştüğünü ancak partilerine katılmak için herhangi bir söz vermediğini ve İYİ Parti Genel Merkezi’ne gideceğini açıkça kendilerine söylediğini açıklamıştı…
Sedat Kılınç’ın bu açıklamasına cevap DEVA Partisi Kayseri İl Başkanı Metin Özkaya’dan geldi…
Özkaya, işin başından beri kendilerinin Sedat Kılınç’a ulaşmadığını Sedat Kılınç’ın Yönetim Kurulu Üyeleri Ahmet Adıbelli tarafından kendilerine ulaşıldığını beyan ederek, “Sedat Bey İl Yönetim Kurulu Üyemiz Ahmet Adıbelli’ye ulaşmış ve Sayın Adıbelli’ye DEVA Partisi’ni beğendiğini ve Genel Başkanı Ali Babacan’ı taktir ettiğini beyan etmiş. Biz de her siyasi parti gibi Sedat Beyi parti saflarımıza katma düşüncesiyle yine Sayın Adıbelli üzerinden Sedat Beyden randevu talebinde bulunduk. Hatta ben İstanbul’daydım, gelince Ahmet Bey benin yanım da Sedat Bey’i cep telefonundan aradı ben de telefonla kendisiyle konuştum. Sedat Bey’de sağolsun ertesi gün bize randevu verdi ve ben dahil o fotoğrafta bulunan toplam beş arkadaşla birlikte Çevre yolu üzerinde ki ofisine gittik. Sağolsun Sedat Bey bizi gayet güzel karşıladı. Kendisine partimizi ve Genel Başkanımız Sayın Ali Babacan’ı anlattık. Allah var kendisi de hem partimizi hem de Ali Babacan’ı övdü. Sayın Babacan’ın geçmişinin tertemiz pırıl pırıl olduğun ve esas milliyetçiliğin dürüst çalışmaktan geçtiğini söyledi. Biz de o hal de Genel Merkezimizden randevu alalım Sayın Genel Başkanımız yakanıza parti rozetini taksın dedik. O’da şeref duyarım dedi. Parti Genel Merkezimiz de genellikle Salı ya da Çarşamba günleri bu tür törenlerin düzenlendiğini söyledik. O da gayet uygun gördü ve bürosundan öyle ayrıldık. Bu görüşme üzerine ben de Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkanımız Sayın Sadullah Ergin’i aradım durumu anlattım bana Sedat Kılınç’ın işadamı ve siyasi geçmişiyle ilgili kısa bir özgeçmiş atmamı istedi. Ben de o bilgileri Whatsap üzerinden yolladım ve Genel Merkez’de bize Çarşamba günü için randevu verdi. Ancak basında Sedat Kılınç’ın partimize geçeceğine ilişkin haberler çıkınca sanırım Sedat Bey biraz sıkıntıya girdi ve beni Pazartesi günü telefonla arayarak başkan bir görüşebilir miyiz, bazı olumsuz gelişmeler oldu dedi. Ben de hay hay dedim ve Ankara’ya gitmeden bir gün önce yani Salı akşamı saat 17.00 sıralarında OSB’de ki fabrikama geldi. Sedat Bey bana ziyarete geldiğinde DEVA Partisi’ne geçeceğime ilişkin bazı haberlerin basın da yer alması üzerine daha önce görüştüğü İYİ Partililerin kendisini aradığını Dursun Beyin sitemlendiğini falan söyledi. Biraz beklesek dedi. Anlaşılan daha önceden onlarla da temas halindeymiş. Ben kendisine Sadullah Bey ile görüştüğümü ve Çarşamba günü için Genel Merkez’den randevu aldığımı söyledim. Hatta Sadullah Bey beni o sırada bir başka konu için aramıştı ben de konuşma sırasında yarın Genel Merkezi geleceğimiz işadamı arkadaşımızın şu anda yanım da olduğunu söyleyince Allah var Sadullah Bey’de ver de bir konuşayım dedi. Ben de telefonu Sedat Bey’e verdim. Sedat Beyle kısa bir süre konuşup telefonu kapattık. Anlaştığımız üzere ertesi sabah ayır ayrı arabalarla Ankara’ya gittik. Ben ondan yarım saat evvel Genel Merkezimize gitti. Yarım saat sonra da Sedat Bey geldi. Sadullah Beyin 3. Katta ki makamına çıktık, oturduk ve bir süre sohbet ettik. Sonra ben Sadullah Beye, isterseniz Sedat Beye parti rozetimizi takalım dedim. Sedat Beyin pek sesi çıkmayınca ben bir açıklık getirme gereği duydum. Sedat Beyin kafasının biraz karıştığını İYİ Partililerin de kendi parti saflarına katmak için bastırdıklarını söyledim. Sedat Bey’de İYİ Partililerle de görüştüğünü, onlarla da randevusu olduğunu söyledi. Bunun üzerine Allah var Sadullah Bey de başkan ısrar etmeyelim, baskı altında bırakmayalım, İYİ Partililer de bizim arkadaşlarımız, onlar da yabancı değil aynı Millet İttifakında yer alıyoruz, gitsin onlarla da görüşsün sonra haberleşelim dedi. Peki dedik ve kalktık Sayın Genel Başkanımızın bulunduğu 5. Kata çıktık. Sayın Genel Başkanımızla da sıcak ve samimi bir şekilde sohbet ettik. Sayın Genel Başkanımız Sedat Beye ne işle uğraştığını soru o da inşaat sektörü olduğunu söyledi. Yine sohbet ettik ve kalktık. Sayın Genel Başkanımız yakasına parti rozeti takalım falan filan hiçbir şey söylemedi. Dediğim gibi genel konular üzerinde sohbet ettik. Böylece Sedat Bey, parti genel merkezimizden ayrıldı. Sonra haberleşiriz demişti. Saat 17.00 sıralarında aradım, telefonuna bakmadı. Meğer o saatler de Meral Hanım yakasına parti rozetini takmış. Saat 19.00 sıraların da Sedat Bey tekrar bana döndü, İYİ Parti Genel Merkezi’nde Meral Hanım tarafından yakasına parti rozetini takıldığını söyledi. Ben de hayırlı uğurlu olsun dedim, Ne deyim? Diyecek bir şey yok! Sonuç da İYİ Partililer de bizim arkadaşımız. Aynı millet ittifakın da yer alıyoruz. Fakat bizim üzüldüğümüz, sanki aramız da bu tür görüşmeler olmamış, biz kendi kendimize gelin güvey olmuşuz gibi bir hava verilmiş olması… Yoksa DEVA Partisi değ de İYİ Parti’ye geçse ne olacak? Dediğim gibi ikimiz de Millet ittifakı içinde yer alıyoruz. Fakat bu konu taa Genel Merkezimize hatta hem Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız hem de Genel Başkanımıza kadar sirayet edip de sadece İl Başkanını hatırı için Genel Merkez de ki randevuya gittim derseniz olmaz! O zaman cidden hem İl Başkanı olarak şahsen ben hem de parti olarak kırılır ve de güceniriz. Benim Sadet Beyle tanışıklığım bir hafta on günü bulmaz. Dolayısıyla benim hatırımdan geçemeyecek kadar bir geçmişe dayalı dostluğumuz da yok! Biz hem Parti Genel Merkezimiz hem de Kayseri kamuoyu nazarında yalancı duruma düşürmeye hakkı yok. Biz bu nedenle açıklama yapma zorunluluğu hissettik. Yoksa dediğim gibi gittiği parti de bizim arkadaşlarımızın canla başla görev yaptığı bir parti. Türkiye’nin içinde bulunduğu bu zor şartlardan nasıl kurtarabiliriz diye gece-gündüz gayret gösteriyoruz” dedi.
DEVA Partisi İl Başkanı Metin Özkaya’nın açıklaması da böyle…Bir transfer hikayesinin üç ayrı cephesini yazdık… Bilmem başka cephe kaldı mı?
******
CANAN BAYRAM’A…
Cuma günü sabah saatlerinde bazı meslektaşlarım aradı:
“Gördün mü? “diye sordu.
“Neyi?” diye sordum.
“Canan’ın hakkında yazdıklarını!”
Meraklandım:
“Ne gibi?” diye sordum.
Telefon açanlar:
“Bir hayli ağır şeyler yazmış!” dediler.
Hayrete düştüm:
“Benimle ilgili mi?” diye sormadan edemedim.
Her biri:
“Evet, seninle ilgili bir hayli ağır şeyler yazdı!”
“Allah! Allah! Benim tanıdığım Canan benimle ilgili ağır bir şey yazmaz! Sonra neyim var ki yazacak? Hırlı mıyız, hırsız mıyız, şerefsiz miyiz? Olsa olsa haberciliğimiz eleştirebilir! Ama onun dışında şahsım ile ilgili ne yazacak ki?”
Birden fazla telefon açılınca merak ettim…
Öğleden sonra gazeteye geldiğim de gazetelerini getirtip okudum…
Bir daha… Bir daha…
Okudukça büyük bir üzüntüye kapıldım…
İnsan yüz yüze, yumruk yumruğa kavgaya tutuşsa bu tür sözler sarf etmez!
Allah! Allah! Benimle ilgili niye böyle şeyler yazar ki diye düşündüm…
Tamam, haberciliğimiz eleştirebilir…
Haberi, yok siz şöyle verdiniz yok biz böyle verdik denebilir… Yani habercilikle ilgili tartışılabilir… Ama bizzat şahsımla ilgili yazdığı şeylere bir anlam veremedim…
Özellikle de hakkımda ki “halisane (!) düşüncelerine hiçbir anlam veremedim…
Niye veremedim diyorum? Şu nedenle; Canan Bayram kızımın düğününden iki gün önce cep telefonumdan beni aradı, “Ağbi müsaitsen bir beş dakika yanına uğrayacağım!” dedi. Ben de, “Bağdayım, müsaitim Canan buyur gel!” demiş, Canan’da eve çıkıp gelmiş, içeri buyur edip hoş-beş ettikten sonra cebinden çıkardığı bir küçük altını uzatarak, “Ağbi azsa da çok yerine sayın bu da bizden yeğenimize küçük bir düğün hediyesi olsun!” deyince doğrusu ben de Canan’a davetiye göndermemenin ezikliğiyle, “Canan bizi mahcup ettin! Kusura bakma sana davetiye göndermedim, sadece gazete sahipleri ile ajans temsilcilerine gönderdim!” demek durumunda kalmış, Canan’da büyük bir saygı ve nezaket içinde, “Olsun ağbi önemli değil, sen benim ağbimsin, meslek büyüğümsün!” demiş büyük bir olgunluk göstermiş ve ben de onu kapıya kadar yolcu etmiştim…
Üzerinden 2,5-3 hafta geçti geçmedi…
Bana, “Sen benim ağbimsin, meslek büyüğümsün!” diyen Canan Bayram 2,5-3 hafta sonra oturup nasıl böyle bir yazı yazar aklım almıyor…
İlk ayrıldığımız günler de olmuş olsa belki biraz o ayrılıktan dolayı hissi davranıp eleştirebilirdi.
Ama en azından yine de bu kadar ağır sözler yazmazdı! İkilem de kaldım; Şimdi ben hangi Canan’a itibar etmeliyim? 2,5-3 hafta önce kızımın düğününe davetiye göndermeyi ihmal ettiğim ve bağa kadar gelip hediye getirip, “Sen benim ağbimsin, meslek büyüğümsün!” diyen Canan’a mı? Yoksa Cuma günkü o gazete köşesinde şahsımla ilgili o kadar ağır ifadeler kullanan Canan’a mı? Sen söyle Canan! Şunu yapmış olsan bir nebze olsun anlarım;
“Vay sen bizim haberciliğimizi nasıl eleştirirsin?”
Hatta şahsıma itibar etmiyorsan daha da ileri giderek:
“Sen kimsin ki bizim haberciliğimizi eleştiriyorsun? Sen kendi haberciliğine bak!” da diyebilirsin…Onu da anlarım!
Ama haberciliğimizden ziyade şahsımla ilgili yazdığını o şeyleri doğrusu büyük bir üzüntü ve bir o kadar da hayretle okudum!
Cidden benim şahsımla ilgili gerçek duygu ve düşüncelerin bunlar ise bunca yıl bu yükü nasıl taşıdın? Bu ağır duygu ve düşünceleri onca yıl nasıl bastırdın? Niye eş-dost yanın da şahsımla ilgili her konu açıldığında, “Recep ağbi bizim ağbimiz! Meslek büyüğümüz! Ona saygımız sonsuz! Ben Kayseri’de meslekte iki ağbime itibar ederim; biri Salih Balcı diğeri de Recep Bulut!” deme gereği duyuyordun?
Cidden Canan bunları senin yazdığına inanamıyorum…
Haydi, şahsımla ilgili kullandığın o kötü sözleri bir tarafa koyalım; gün gelir yüz yüze baktığımız da helalleşiriz de o birinci sayfadan yazdığın o çirkin ve kaba şeyler de neyin nesi?
Hani şu, “Yalanın itibar gördüğü, itlerin prim yaptığı, eğrinin doğruya kafa tuttuğu, garip bir şehir de yaşıyoruz!” ifadeleri…
Bu ifadeler da neyin nesi Canan?
İt kim? Eğri kim, doğru kim?
Sen her şeyden önce bir cemiyet yöneticisisin Canan!
“Ne demek itlerin prim yaptığı?”
Canan bu senin tarzın değildi! Ne oldu sana böyle? Son zamanlar da sen de olumsuz anlam da çok değişiklikler görüyor ve inan senin adına çok da üzülüyorum…
Bu tavrın da devam edersen Kayseri Basın Tarihine ibretlik bir vaka olarak geçeceksin…
Başkaca da diyecek bir söz bulamıyorum…
Xxxxxxxx
Mahmut Tursun’a gelince:
Mahmut kardeşim tutturmuşsun bir “emek-emekçi” ayağı hemen her fırsatta bana mektup yazıyorsun…
Bu bir değil iki değil!
El insaf, emekçi kim sen kim?
Akşam saat 9’da bilgisayarın başına oturup sabah saat 5’e kadar oyun oynayacaksın, gün ağarırken kafayı vurup horul horul uykuya dalacaksın, öğleden sonra bire-ikiye kadar yatıp uyuyacaksın, 3’de işe geleceksin, yemekhanede ki ablamıza, “Yemeğim hazır mı ablam?” diyeceksin, oturup yemeğini yiyeceksin, saat üç buçuk, dört buçuk arası birkaç sayfayı kasıp atacaksın, saat dört buçuk oldu mu çekip gideceksin, giderken de yok “Ağbi elektriğim kesilecek!” yok “Sigara param yok!” diyeceksin biz de hiçbir gün olsun “avans” niyetine dahi maaşından düşmeden sabah saat 9’da gelip akşam saat 5’e kadar çalışan “gerçek emekçilerle” aynı maaşı alacaksın sonra da çıkıp “emek-emekçi” nutku sıkacaksın öyle mi? Bre vicdansız esas emekçi biziz! Karl Marks senin gibi emekçiyi görse sosyalizme kazandırdığı “emek” ve “emekçi ibarelerinin kökünü kazır vallaha!
Öğleden sonra üçbuçukta başlayıp dörtbuçukta ayrıldığın işyerin de senin neyini eksik ettik Allah aşkına Mahmut? “Diğerleri nasıl olsa çalışıyor, benim tazminatımı biraz önden, daha toplu verirseniz memnun olurum!” dedin, hay hay dedik! Çalışmadığın ayların ve hatta yılları tazminata saydık, bir gününü düşmedik! Rahmetli Hasan Ali Kilci’nin “basın danışmanı olacağım. Ama sizde benim çıkışımı vermeyin ağbi! Malum benim çocuğun bünyesi zayıf, sık sık hastalanıyor, hastaneye gitmemiz gerekiyor!” dedin, ona da hay hay Mahmut dedik! Rahmetli Hasan Ali Kilci, milletvekili seçildi, seni yanına almadı, “Tekrar dönmem de bir sakınca var mı ağbi?” dedin o muhteşem çalışma tempona rağmen, ona da hay hay Mahmut dedik! Daha önce de canın sıkıldı, “Ağbi ben işten ayrılacağım!” dedin. Ona da hay hay dedik! Epeyi bir süre sonra “Tekrar işe dönsem olur mu?” dedin ona da hay hay dedik! Var mı bir başka örneği şu iş dünyasında Mahmut? Burada gerçek emekçi kim sence Allah aşkına? Neyse niyetim işi şahsileştirmek değildi! Sen hemen her fırsatta “emek-emekçi” ayağından böyle çaktığın için kendimi daha fazla tutamadım… Yoksa sevmem bunları da konuşmayı!
Haber konusuna gelince, o haber de Allah var haklılığınız yok değil! Özellikle DEVA Partisi İl Başkanı Metin Özkaya’nın anlattıklarından sonra… İtiraf etmek gerekir ki yaptığınız o haberle Sedat Kılınç’ın DEVA Partisi’ne geçmesinin önünü “kısmen de” olsa kesmiş oldunuz! Bunu kabul etmek lazım! Benim eleştirim o manşet başlığın üstüne “algı oluşturuyormuşuz” gibi yollama da bulunmanız! Biz kimse için “algı oluşturma” gayreti içinde değiliz! Bize ne kim nereye geçmiş? Bir de “kesin ifade” kullanmanız! Kesin ifade kullanıp kullanmanız o sizin haberciliğiniz bağlar! Kesin ifade kullanıp da geçmeyince haberciliğiniz tartışma konusu olur… Sonuç da bunlar habercilikle ilgili tartışma konuları, pek ala tartışılabilir de! Ama iş şahsiyete gelince, o ayrı bir mesele…
Gelelim bizim sizlerle değil de o gazeteyi çıkaranlarla meselemize… Birincisi Kayseri Türkiye’ye örnek oldu ve bir sanal olmak üzere 15 gazete birleşti… Hem de fikri-zikri-dünya görüşü ve her şeyi farklı olan 15 kişi bir araya gelerek geçmişe kalın bir çizgi çizerek birleşti… Üzerinden yaklaşık 2 yıl 2 ay geçti… Gayette güzel mesafe alındı… Birleşme olmamış olsaydı hepimizin kapısına kilit vurulurdu… Kilit vurmakla kalmaz başta ne çalışanların tazminatları doğru dürüst ödenebilir ne de SGK ve Maliye borçlarının altından kalkabilirdik. Üstelik bu vesileyle de gerçek çalışanlarla hayali çalışanlar da ayrışmış oldu! Bugün çalışmayıp da çalışıyor gösterilen hiçbir Allah’ın kulu yok! Tamamen bilfiil gerçek çalışanlar! Geçmişte olduğu gibi hayali satış da hayali abone de yok! Yani anlayacağınız her şey şeffaflık kazandı! Bu işin önemli bir boyutu! Bu birleşmeye 15 gazete sahibi imza koydu. 5’erli gruplar halinde 3 gazete etrafında birleşildi. Ama ne var ki bu birleşmeye imza koyanlardan birisi şimdi gazete çıkarmaya başladı! Bu doğru bir davranış mı? Değil! Etik mi? Değil! Hakkaniyetli mi? Değil! Hem o birleşmeden payınıza düşen geliri çatı çatır alacaksınız (üstelik ekstradan ortaklardan birinin miras davası neticelenmediği için onun payını da alacaksınız!) hem de gazete çıkaracağım diye ortaya düşeceksiniz! Bu doğru bir davranış olarak kabul edilebilir mi? Edilemez! İşte o nedenle bu zihniyetle etik kurallarını ihlal ettiği için hukuki ve ahlaki her zeminde mücadele edeceğiz! Bunun lamı cimi yok!


