“Yerli ve milli ekonomi model” arayışları devam ediyor. Ülke ekonomisi adeta, “laboratuara” ya da “deneme tahtasına” döndü. Bazen; “Abla, etek veremedik, bluz versek olur mu?” türünden sonuçların çıktığı da oluyor, laboratuardan. Maliye ve Hazine Bakanımız Nurettin Nebati Bey de “ekonominin gidişatını görmek istiyorsanız, gözlere bakacaksınız. Gözlerin ışıltısı size durumu anlatır; bakınız benim gözlerim nasıl ışıldıyor!” türünden derin analizler yapıyor.
***
Bu sefer de; yastık altındaki ziynetlere dikkat çekti. “Yastık altında 280 milyar dolarlık altın var. Türk kadını altını seviyor", diyerek vatandaşın genel davranışı dile getiriyor. Bunların, bankalar üzerinden ekonomiye girmesinin sayısız yararlarını anlatıyor.
***
Tabii, “yerli ve milli ekonomik model” arayışları, değerli fikirlerin de ortaya çıkmasına neden oluyor. Değerli ekonomist, AK Partili Erzurum Belediye Başkanı’nın ilginç önerisi şu:
“Önerdim sayın maliye bakanımıza, kolumdaki bileziği, küpeyi, bilekliği altınla ilgili takı ne varsa onlar tartılsın, bir değer biçilsin bir sertifikaya bağlansın. Sertifikayla beraber bu takılar bankada denetim kontrolünde kiralık kasaya konsun. O süre içerisinde devlet bunları teminat olarak tutsun. Kadın, bir düğünde bir takım zamanında ihtiyacı varsa gelsin alsın. O süre izinli sayılsın, kullansın. Tekrar getirsin aynı sertifikayla kasaya koysun. Böylece tonlarca altın, Allah’ın izniyle devletin zimmetinde emanetinde toplanacak. Ve devlet bunun karşılığında her türlü yatırımını yapabilecek, her türlü finansal aracı da kullanabilecek.”
***
Yani, diyor ki Büyüğümüz; “verecek teminatımız kalmadı. Hepsini tükettik. Yeni krediler için, vatandaşın ‘yastık altını’ teminat verelim.”
***
El hak, haksız değil amma lakin bunların “yastık altından çıkması”, bankacılık sistemine girmesi için önce bir “güven” lazım. Önce, “ülke risklerini” bir görmek, ekonomik güven var mı bir ona bakmak gerekir. Öyle ya, bu insanlar 280 milyar dolarlık altını ne diye yastık altında tutar ki, ya da ziynetlerini banka kasalarına koyar ki?.
***
Unutmayın; para sabun fertiği gibidir. Sıkıştırdın mı elinden fırlar gider, “güvenli bir limana”. O nedenle parayı, serveti sıkıştırmamak ona güven vermek lazım. Ekonomide soru işaretleri olursa, inişler ve çıkışlar normaldir. Bir stabilite sağlayamazsınız.
***
20 Aralık günü bir akşamüstü, birden bire 18 liranın üstüne çıkan dolar, sabaha doğru ne tür bir önlem alındı da 11 liralara kadar düştü? Kendiliğinden mi düştü yoksa bazı uzmanların dediği gibi arka kapıdan döviz satışı mı yapıldı? İşin ilginci, 11 liraya düşünce, “davul zurna eşliğinde halay çekip çiftetelli” oynayanlar son tahlilde sanmasınlar ki, 5-6 liraya düştü… Şimdi, 14 liralarda dolaşıyor.
***
Soru şu: Döviz fiyatı, bir yılda yüzde 100’e yakın artarsa, orada bir başarıdan, bir başarı hikâyesinden söz edebilir misiniz? Ama halay çekme, çiftetelli oynama hakkınız her an var, saygı duyarım.
***
Neyse iktidarının 20. yılında iktidar, “yerli ve milli ekonomik model” arayışı içerisinde dursun ben sizleri 17.yy başları, Osmanlısı’na götüreceğim. Bakalım, “rol model” alınmak istenen Osmanlı’nın “hazinesi” ne durumdaymış.
***
Bu bana, 3. Mehmet’in vezirlerinden Yemişçi Hasan Paşa’yı anımsattı. Paşamız, 1600’lerin başında üç yıl kadar “Hazine”den sorumlu vezir olarak görev yapmış. Osmanlı parasının değerini düşüren, “tağşiş”i önlemek için çok uğraşmış ama başarılı olamamış. Biliyorsunuz tağşiş, para içerisindeki gümüş oranını düşürüp, paranın değerini azaltmak.
***
Osmanlı hazinesi “tamtakır, kuru bakır”, fareler cirit atıyor. Sultan 3. Mehmet, Yemişçi Hasan Paşa’dan, acil beş bin altın istiyor. O da ne yapsın; aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık. Ama para yok hazinede… Tabii, “kellenin” gitmesi söz konusu. Cevap veriyor; “Sultanım, ihtiyaca sınır yok… Bilmez miyim? Hazinede de para… Yoksa her şey feda olsun Sultanıma; kulları ben Hasan da…”
***
Yine bu yıllarda, Hazineye para bulmak için vezirler toplanmış. Herkes bir öneride bulunuyor. Kimi emlak vergilerini, kimi arazi vergilerini, kimi “baç”ı, kimi toprak bastı parasını vs. artıralım, diyor. Ama hiç biri kabul görmüyor. Zira her zammın bir ucu kendilerine de dokunuyor. Bunun üzerine biri, bir teklifte bulunuyor; “Leblebiye narh koyalım!”.
“Hay hay, makuldür!” deniyor. Vakti zamanında, bu fıkrayı anlatan merhum Ali Rıza Kardüz; yeni “ekonomik paketler açan” dönemin yöneticileri için şunu demişti: “Leblebiye narh koyarak ekonomiyi kurtaracağını sanan Osmanlı vezirleri ne kadar ciddi ise günümüzdekiler de o kadar ciddi!”.
***
Hükümet ya da belediye, fark etmez. Zorunlu tüketim maddelerine belli bir süre için değişmeyecek bir fiyat saptamak yani “narh” koymak ya da zabıta ile fiyatları kontrol etmeye kalkmak, akıl işi değildir. İşte bu hal; ekonomiyi “merdiven altına” iter, “yastık altını” cazip hale getirir.
***
Ülkemizin 1980 öncesine dönmesi çok acı. Unutmayın; AK Parti, kaldırmayı vaat ettiği “3Y”den birisi “yasaklar”. Hani diyorlar ya sık sık; “nereden nereye?”


