Sanırım kız çocuklarının oynadığı oyun idi…
Elele tutuşulur, halka olunur ve söylemeye başlanır…
“Kutu kutu pense, elmamı yerse…”
Devamı nedir, nasıl biter orasını hatırlamıyorum, dedim ya kız çocuklarının oyunu idi sanırım.
Recep Bulut, iki günden beri Avukat Mehmet Altun’un İstanbul’daki arsasını, Milli Emlak Müdürlüğüne bağışladığından ve o bağış ile okul ve bir de cami yapılacağından söz ediyor ve arsa değerinin de 300 milyon lira olduğunu ifade ediyor…
İlgi ile izliyor ve okuyorum, bakayım sonu nereye varacak çünkü ilginç boyutlara doğru gidiyor…
Yok, ben o topa girmeyeceğim elbette, Recep Bulut, topu santradan aldı, tek başına gole doğru gidiyor. Eğer bir taraftan çelme gelmezse ya da hakem ofsayt gibi bir anlamsız karar vermezse, gol olur mu? O da Recep kardeşimizin becerisine kalmış bir iş.
İçiçine geçmiş olaylar.
Kutu kutu pense, elmamı yerse gibi…
XXX
Benzer bir başka olay…
Ben Kayseri OSB’deki olaya dönmek istiyorum…
OSB yönetim kurulunun gazetecilere ders vermeye yeltenmesi ve muhalif grubu da “Guruh” olarak niteler basın açıklamasından sonra ilgimi çekti…
Elbette Kayseri’nin “Yillisi” bir bebesi olarak Allah’a şükürler olsun ki OSB içinde de bizim de bir sürü tanıdıklarımız var ve bunlardan bazıları da OSB Yönetim Kurulu’nun “Güruh” olarak tanımladığı grubun içindekilerden…
Açtım telefonu, sordum…
“Yav Güruh, deyin bakalım siz ne istiyorsunuz bu OSB yönetim Kurulu Başkanı ve üyelerinden, dökülün” dedim…
Dediler ki, “Lafla bu iş olmaz, al biz sana müfettiş raporları ve diğer bilgileri, yazılı evrak halinde gönderelim, bak incele…”
Ben de incelemeye kalktım, “Güruh”un iddiaları dışında “Resmi” olan evrakları okudum da, oku oku bitmiyor birader… O müfettiş raporunun her satırı, başlı başına “Suç” isnat edilen birçok cümleleri içeriyor…
Okudukça çoğalıyor, çoğaldıkça “Yolsuzluk” ifade eden suçlamalar da maşallah bereketlenip çoğalıyor…
XXX
Özetle söylemek gerekirse, OSB’nin “İtibar” ve “Saltanat” anlayışı içinde yüzdüğü ortaya konuluyor.
Elbette bunların hiçbiri de benim iddialarım değil…
Elime geçen, daha doğrusu “Güruh” tarafından bana gönderilen Müfettiş raporunun satırları anlatıyor ki, bunları köşeme alırsam, içinden “Kutu kutu pense, elmamı yerse” gibisinden tefrika olarak aylarca yayımlamak gerekir.
Öyle bir işi başarmamız da mümkün değil elbette…
Ancak “Güruh” içinde yer alan OSB üyeleri, üye arkadaşlarına okumaları için hazırladıkları kısa özeti ellerine alıp değerlendirmeleri gerekir.
Müfettiş raporundaki suçlamaların sorgulanacağı yer de bizim köşemiz değil, yargının işi…
Ancak, benin garibime giden, yönetimin edep dışı suçladığı üyelerinin iddialarına, “Yönetim Kurulu” hassasiyeti içinde değil de, siyasilerin yaptığı gibi klasik karşı suçlamalar ile cevap vermesidir.
Oysa müfettiş raporunun her paragrafına gönderme yapılarak, tek tek açıklamaları ve üyeleri aydınlatmaları gerekir.
Basitçe karşı saldırıya geçmek, “Yönetmek” demek değildir…
Yönetim Kurulu içindeki kişilerin kimler olduğunu, “iş görme ve yönetme” becerisi bakımından ne gibi yetenekleri olduğu konusunda bilgi sahibi değilim. O nedenle haklarında da bir şey söyleyemeyeceğim. Yanlış yapmış olurum.
Ancak Tahir Nursaçan’a gelirsem…
Sahabiye Mahallesinde oturduğumuz evin yan karşı köşesinde, Yağcı Hacı Emmi’nin binasında, babasına bağışlanan bir katta oturduklarını, bizim küçük kuzenler ile de arkadaş olduklarını bilirim.
Benim yanımda Kayseri deyimi ile “Bebe” sayıldığından, kuzenler ile arkadaşlığı vardı.
Ben babasını, babası da beni çok iyi tanırız…
Kuzenlere sordum, “Çocukluğu nasıldı” diye…
İkisi de güldü ve “Sen bir şeyler karıştırıyorsun abi, bizi katma be…” dediler…
Dedim ki “Lan o’lum, o yaşta da Yönetim Kurulu Başkanı değildi ya, sonuçta arkadaştınız, nasıldı çocukluğu, onu sordum…”
Biri, “Abi… O bize yönetim kurulu başkanı olacak birisi değildi… Arkadaştık tamam da bizim mahallede yaptığımız callakılığın bir tanesini bile yapamazdı…” dediler…
Evet, küçükken “Callakılık” yapmayı beceremezmiş ama büyüyünce, müfettiş raporuna göre elbette birçok “Callakılığı” yaptığını görüyoruz.
Hiç biri bizim iddiamız değil.
Elbette basına görevini nasıl yapacağı konusunda ders vermeye kalkmayıp, muhaliflerini de “Güruh” olarak tanımlamaktan vazgeçip, bunlardan kendisi arındırması gerekiyor.
Yapabilir mi?... Kuzenlerin anlattıklarından anladığım kadarıyla o kadar becerisi yok zaten. Basının karşısına çıkmak gibi bir cesareti ise hiç yok…
Ama kendisine tek ve basit bir soru soracağım, eğer cevap vermeye yüreği varsa: Neden “Cumhuriyet Evi” değil de “Osmanlı Evi”, bir tek bunu anlat bana vallahi de billahi de bana yeter… Ama sen anlat bana, “Yönetim Kurulu”na havale etme…
İşte “Gazetecilik” kafama takıldı, soruyorum, ver cevabını, ben de vereyim cevabını…


