Bir fıkra geçti elime. Sizlerle paylaşmak istedim. Diyeceksiniz ki; bu denli karmaşık ve dramatik olayların yaşandığı bir ülkede insanlar, nasıl “kuşku manyağı” olmasın. Neyse, gelelim fıkraya ve yaşadığımız hali anlatan diğerlerine.
“Temel çok çapkınmış. Her gün bir başka kadınla aşna fişne olup, eşi Fatma'yı sürekli aldatırmış. Her gün kocasının elbiselerinde farklı renklerde kadın saçları bulan Fatma, akşamları eve gelen Temel'e bağırıp, çağırırmış:
-Herif herif... Utanman yok mu?
Bu defa da bir sarışınla beraber olmuşsun.
-Allah senin cezanı verecek...
Beni bu kez bir kızıl saçlıyla aldatmışsın.
- Ne biçim adamsın sen?
Nereden buldun o siyah saçlı kadını?
Temel her gün ihtar almaktan yorulmuş. Kısacası Temel bir daha çapkınlık etmeyeceğine dair kendi kendine ant içmiş. Ancak ertesi akşam işinden eve döndüğünde, Fatma'yı yine karşısında öfke içinde bulmuş. Fatma bağırıyormuş:
-Sen iflah kabul etmez bir adamsın Temel... Şimdi de kel kadınlarla çapkınlık etmeye başlamışsın. Elbisende bir tane bile saç teli yoktu.”
***
Bir de ortada dolaşan, “ayıpların üstünü açan”, insanların mutsuzluğu üzerine mutluluğunu kuran “tellal” tipler var. Bunlara da çok rastlarsınız etrafınızda. Bu tipler hep aklıma, ulemadan Mehmet Bahâi Efendi’nin ünlü dörtlüğünü getirir:
“Gam değil, ayıbımızı söylese dâim a’dâ
Kâiliz hak söze biz gerçi Bahâi amma
Bize mülhid diyenin kendinde iman olsa,
Putuma dahleden bâri Müselman olsa.”
Yukarda ki dizelerin yaklaşık anlamı şöyleymiş: “Düşmanlarımızın ayıbımızı sürekli söylemeleri, bizim için dert değil. Bahâiyiz hak söze inanmışızdır. Ama bize dinden çıkmış diyende biraz iman olsa; putuma karışan da bari müslüman olsa.” İstanbul Boğazı’nda, yoğurdu ile ünlü Kanlıca’nın eski adı Bahâi Koyu’ymuş. Ve Hazretin burada bir yalısı varmış...
***
Gelelim Niyazî Mısrî’ye... Üstad, ne söylerse güzel söyler;
“Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Burhân arardım aslıma aslım bana burhân imiş
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş”
***
Urfalı Nâbi-i Pîr’, ikbal meyhanesinde gurur sarhoşu olanlar, ayıkınca düştükleri hal için şu dizeleri düşmüş. Bu dizeleri çok sık veriyorum; “
Nefsini put” yapanlara, “tiranlaşanlara” acaba bir uyarı olabilir mi, umuduyla...
Bağ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
Biz neşâtın da gamın da rûzigârın görmüşüz
Çok da mağrur olma kim meyhâney-i ikbalde
Biz hezâran mest-i mağrûrun humârın görmüşüz”
***
Kuşku ile başladık söze. Şirle devam ettik. İsterseniz, sanırım Cem Karaca’nın bestelediği, Nazım Hikmet’in güzel şiiri ile nokta koyalım.
Ceviz Ağacı
Başım köpük köpük bulut,
içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, Istanbul’a.
Yapraklarım gözlerimdir.Şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, Istanbul’u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında


