“Kış kışlığını, puşt puştluğunu yapar!”, diye güzel bir sözümüz var… “Alışmış, kudurmuştan beter!” de bu cümleden… Gücük’ten yeni çıktık. O nedenle yağışları hiç yadırgamadım. Bu, biraz fazla oldu hem gün ve hem de miktar olarak. Ama beklenirdi. Nitekim, oldu da… Unutmayın, eskiler; “Gücükte kar, güdük devenin kuyruğuna çıkar!”, derler. “Mart kapıdan bastırıp, kazma kürek yaktırırmış!”
***
Evet, giderayak “kış kışlığını” yaptı… Bakalım, “puşt” ne yapacak? Bu gün 14 Mart… “Anam babam” Mart’ının ilk günü… Bundan sonra doksan gün baharımız var; “görmeden yaz gelip geçmezse!”… Tabii, “bahar geldi!” diye sevinmeyin daha çok kar yağar, kalorifer ve sobalar sonuna kadar yakılır. Unutmayın, yine eskiler; “Dağlar karını martta alır!”, derler.
***
Sakın ola ki; siz siz olun da 21 Haziran’dan önce bağa göçmeye kalkmayın… Ha. Bağ eviniz iyi ise, bir de kalorifer varsa, Mayıs başında da göçebilirsiniz. Ama bunlar yoksa siz siz olunda sakın bağa göçmeyin… Rahmetli peder, gündönümüne yani 21 Haziran’a kadar “mest-lastiğini” çıkartmazdı…
***
Tabii, “baş belası”, bağ ve bahçe işleri de yavaş yavaş gündeme gelecek… “Kış mücadelesi” için “bordo bulamacı” yapılabilir. Yüzde 2’lik karışım en ideali… Bugünlerde “yarma aşı” yapabilirsiniz. Gözler patladı mı yapamazsınız aşıyı da bordo bulamacını da… “Göz/yavsu aşısı” için gündönümünü bekleyeceksiniz. Gülleri, ortancaları budamak için biraz bekleyin. 23 Nisan bir geçsin.
***
Sebze tohumu için, toprağın ısınması şart. Yoksa çıkmaz. Ya toprağın ısınmasını bekler ya da çürür. Eskiler toprağın ısındığını anlamak için “şalvarı-donu” sıyırıp otururmuş toprağa. Şayet “kıçı” sıcaklık hissederse “ekme zamanı” geldi demekmiş. Bir de 23 Nisan geçmeden, mayısın ilk haftasını bulmadan, saksı ve soğan çiçeklerini dışarı çıkartmayın. Soğuk alır. Geçen sene 10 Mayısta, dışarı çıkarttığım 30’a yakın ortancamı “kastı-kavurdu” soğuk.
***
Bu sene, kış sonu İstanbul’daydık. Bağ/bahçe işleri başlamadan çocukları ziyaret edelim, dedik. Öyle ya; “Bağ öklüyor, siz... Bir yere gıvışlatmıyor!” Bu pazar uçaklar kalkamadı, kısmet olursa, çarşamba döneceğiz… İki yıl önce yine bugünlerde, “kovid-19” yasaklarına yakalanıp Haziran’a kadar İstanbul’da hapis kalmıştık, adeta. Bu sefer ki, az oldu…
***
Neyse buna da şükür… Aç değil, açıkta değiliz… İki yaşına yaklaşan torunla keyf çıkartıyoruz… Sayılı günler tez geçermiş. Bizimkisi de öyle oldu. Erinde geçinde “kürkçü dükkanına” döneceğiz. Afacana nasıl dayanacağız? Bilemem… Ona da alışırız!.. Allah, acılarını göstermesin.
***
En büyük torun ERÜ Mekatronik Mühendisliği’nde okuyor… Evleri İstanbul’da, bizde kalıyor… Onunla avunuyoruz… Onun da çocukluk günlerini hatırlayarak, günümüz geçiyor. İnanın torunun gözü dışarıda. “Ne diye duracağım, dede!”, diyor.
***
Kız torun çok uzaklarda, ta Kanada’da… Kısmet olursa, bir yıl sonra üniversiteyi bitirecek… Onu da çok özledik. Lise 2’deyken, valizini aldı gitti, tek başına… Müthiş bir özgüven... Sanırım ülkesine gelmeyecek. Şimdiden iş arıyor, “kalma izni” için uğraşıyor. Oğlum ve eşi de ABD’den geldiklerine bin pişman. İlk fırsatta onlarda uçacaklar yurtdışına… Çocuğa, pasaport çıkartmak için randevu aldılar. Çok acı!..
***
Tabii, ben de; Yesâri Asım’ın, “Ümitlerim hep kırıldı yar’ın (yârim) artık gelmeyecek!” hüzzamını okuyorum. Sanırım onlar da benzeri duygular içinde… İnanın, bu kadar ümitsiz, kararsız bir dönemim olmadı. İsterseniz bana da; “Çek git!” diyebilirsiniz. İnanın, yaşım müsait olsa bir gün durmam, kendi tercihim bu. Ama sizlere de tavsiye falan edemem. Zira, özgür bireysiniz kararı sizler vereceksiniz. Hem Büyüklerimiz; doktorlar için; “Giderlerse gitsinler!”, derse… Bizimkiler ne diye gelsin, ne diye gitmesin ki? Bu vesile ile doktorlarımızın, “14 Mart Tıp Bayramını” kutluyor, esenlikler diliyorum…
***
Evet. İstanbul başta olmak üzere, ülke kara teslim oldu. Söylediklerine göre, Kayseri bundan nasibini aldı.. Kent içinde bile 30 cm’e yakın kar düşmüş… Yükseklerde daha da fazla. İstanbul’da ise, hiç görmediğim biçimde bir yağış söz konusu… Mesela, fırtına eşliğinde 5 dakika yoğun yağış; arkasında yarım saate kadar bir dinginlik, bazen güneş gözüküyor sonra tekrar kısa süreli yağış… Günler böyle geçti… Neredeyse güneş yüzü görmedik, bir ayda…
***
Bol yağış aslında bereket… Bereket yağdı ülkemize. Bundan, “garibim Ekrem İmamoğlu!”nun yüzü güldü. Barajlar doldu, bu yıl su sıkıntısı gözükmüyor İstanbul’da. Yoksa; “defe koyup oynatacaklar”, “geldi kısmet kesildi, bir damla suya muhtaç etti İstanbulluyu!”, diyeceklerdi. Allah yüzüne baktı İmamoğlu’nun… Allah’ın, sevgili kuluymuş.
***
Aslında, zaman zaman İstanbul’da şiddetli yağış gözükmez değil. Uzun süreli olduğu gibi genellikle kısa süreli olur İstanbul yağışı; hele hele bahara girerken… 1967 baharı olacak… Yıldız Elektrik Bölümü 2. sınıftayım… Öğleye kadar ortalık güllük-güneşlik. Öğleden sonra hava bozdu, inanılmaz bir kar düştü…
***
Çapa’da, Kayseri yurdunda kalıyorum. Bırakınız taksi, dolmuşu, belediye otobüsleri bile çalışmıyor. Hava kararmak üzere, mecburum yurda gitmeye. Bir arkadaşımla, Barbaros Bulvarı’ndan Beşiktaş’a indik, yürüyerek… Kabataş, Karaköy, Perşembe Pazarı, Unkapanı, Zeyrek, Fatih, Akdeniz Caddesi, Vatan Caddesi, Lunapark Gazinosu yanından Çapa Hastanesi derken yurda erişmiştim. Saatte 20:00 falan olmuştu… Arkadaşım Fatih’te ayrıldı… Allah’tan o karı fotoğraflamışım… İşte böyle…
***
Bir kışı daha geride bıraktık. Bu kaçıncı? Hatırlamak istemiyorum. İçesine bir gün görmeden, ah ile vah ile geçen bir ömürün son demlerini yaşıyoruz.
***
Ana oğula dert yanıyormuş: Recep, Şaban, Ramazan… Bir de senin baban… Etti mi dört… İki de sonraki, etti mi altı… Şu anan hiç gün mü gördü, oğlum? Bizimkisi de o hesap; hiç gün görmedik, vesselam…


