Hep dedim;“toptan falan anlamam. Bu konuda elifi görüp mertek sananlar cümlesindenim!”. Ama bu, bazı şeyleri bilmediğim anlamına gelmez… “Toplam Kalite” çalışması yapanlar üç kuralı çok iyi bilir. Birincisi; “Bir makinenin bazı parçalarını doğru tasarlamak o makinenin çalışacağı anlamına gelmez.” İkincisi; “Profesyonel bir olaya amatörce ve amatörlerce yönetilemez”.
***
İşte bizde bu iki kural göz ardı edilince, sözgelimi, profesyonel futbol sorunlar yumağı oldu. Bunun başında da finansman sıkıntısı gelir. İlk başta başkan olmak heyecan verir insana, içine girince gerçekler görülür, “beni bu havuza kim itti!” yakınmaları duyulmaya başlar. Ama yalvarmak, yakarmak nafile…
***
Tam bu noktada, toplam kalitenin üçüncü önemli kuralını vereyim: “Bir suyun derinliği içine girilmeyince bilinmez. Hele hele su biraz bulanıksa, tahmin dahi edilemez”. O nedenle büyüklerimiz, bundan mülhem; “Suya adım atarken iki ayağınızla birlikte dalmayın, önce birisini atarak kontrol edin”, der… Bu, “iki ölç bir biç” ile de eşanlamlı.
***
Profesyonel futbolun, yurt sathına yayılmaya başladığı günlerden beri, “para temini” hep sorun oldu… Tabii, derinliği bilinmeye suya girmek istedi iller. Hatta ilçeler… Futbol Federasyonu’nun kapısına “mitili attılar”. Sonuçta birinci ve ikinci profesyonel ligler oluştu… Giren şehirler sevince boğuldu… Az mı “ince halı” gitti TFF’ye, Kayseri’den…“Kebapçı Hilmi” çok iyi bilir!..
***
Her ilin Valileri başta olmak üzere ileri gelenleri harekete geçti. Bir de yerelde az çok toptan anlayanlar baş tacı edilmeye başladı. Ama hiç biri şunu bilmiyordu: Profesyonel futbol, bir dipsiz kuyu, doldurmak mümkün değil. Ne atsan; “bana mısın” demez.“Daha yok mu?”, der.
***
Sandılar ki, maç ve toto gelirleriyle, toplanacak yardımlarla, bankalarda kırdırılan senetlerle bu iş yürütülür. O nedenle, başkanlık ve yönetim için adeta kuyruğa girerdi, yurdum insanı… Baktılar olmuyor, bu sefer belediyeleri devreye soktular, bunların üzerinden kaynak aktarmaya başladılar.
***
Neticede, “sürdürülebilirlik” bir türlü sağlanamadı… Zaman zaman elde edilen başarılarla, şehirler “avundu” durdu…Oysa sorulması gereken temel soru şuydu: “Bu kentin tasarrufları, bir profesyonel futbol kulübünü finanse edebilecek düzeyde mi?”Bunu hep sordum ve yanıtını da ben verdim: Diğerlerini bilmem ama Kayseri için “hayır!” Merhum Niyazi Bey ile birlikte Kayserispor, belediyelerin üzerine yük oldu… Mehmet Özhaseki ile zirve yaptı…
***
Tabii, bana bunları yazmama neden olan; “Kayserispor Başkanı Berna Gözbaşı’dan şok kararı”. Aslında, beklediğim ama gecikmiş bir karardı. Lig’in 14. haftasında Kayserispor, sahasında Konyaspor’a 2-1 mağlup oldu. Karşılaşma sonrası Gözbaşı, açıklamalarda bulundu;“Herkesin gayretiyle bir yere gelmeye çalıştık. Üç yıl önce başkan olmuştum. Büyük badireleri atlatarak Kayserispor’u layık olduğu yerde tuttuk. Yaptığım katkıyı Kayserispor tarihinde herhalde hiçbir başkan vermemiştir.”
***
Allah Allah, demek önceki başkanlar, Berna Hanımın verdiği kadar katkıyı vermemiş? Bakalım, onlar ne diyecek? Oysa biz biliyorduk ki; önceki iki başkan kavga etmişlerdi, katkı konusunda. Onlarca milyon alacaklarından söz etmişlerdi…
***
Evet. Tam yeri: Merhum Recep Mamur ve Erol Bedir’in basına yansıyan, birkaç on milyon alacağı ne oldu? Tahsil ettiler mi yoksa bağışladılar mı? İki durumun da açıklığa kavuşması gerekir.
***
Berna Hanım devam etmiş: “Bu kulüp yaşasın diye elimden gelen bütün imkanları sundum. Ama artık gelinen bu noktada benim bu kulüp için yapabileceğim çok bir şey kalmadı. Ben artık şehrin önde gelenlerine affımı istediğimi duyurmak istiyorum” dedi.
***
Haklıdır, hakkıdır, yükü ilânihâye taşımak gibi bir mecburiyeti yok. Ama Başkan; “…elimden gelen bütün imkanları sundum!” derken bunun ayni ya da nakti karşılığı ne? Açıkçası, Berna Hanımın kulüpten alacağı var mı? Varsa ne kadar? Bunu,“kapalı kapılar arkasında” değil de, Kayseri kamuoyuna açıklamasında yarar var.
***
Nihayetinde şunu demiş: “Lige verilen 45 günlük arada bu şehrin bu kulübe sahip çıkması gerekiyor.”Berna Hanım haklı ama “şehrin bu kulübe sahip çıkması” için “defterini temeseğini” yani “borç ve alacağını”bilmesi gerekir; bunların hangi kişi ve kurumlara ait olduğunu da… Bu bilinmeden, “şehir sahip çıksın!” demek anlamlı değil. Sahip çıkmak için kulübün, her açıdan saydam olması gerekir? Bu saydamlık varsa, mesele yok, sahip çıkarız.
***
Sonunda Başkan; “Bu kulübün yaşaması için ne yapılacaksa lige verilen arada buna karar verilmesi gerekiyor. Benim artık elimden bir şey gelmiyor. Herkese teşekkür ediyorum. Kayserispor’un diğer acıklı hikayelere dönmemesi için gerekli çağırıyı yapıyorum.”
***
Biz de kendisine teşekkür ederiz… Kendisini, bu havuza kimin ittiğini, iterken ne tür vaat ve garanti verdiklerini bilmek isteriz… Umarım, yüklenilebilir bir yükle teslim eder kulübü… Ama bu açıklamalardan ve yakın geçmişte yaşanan olaylardan sonra, kor haline gelmiş gömleği kim giyer, çok merak ediyorum.
***
Kayserispor Başkanlığına adı geçenErciyesAnadolu CEO’su Ertekin sosyal medyadan;"Kayserispor, Kayseri’nin en büyük, en önemli markasıdır. Kayserispor başkanı olmak ‘Sevdası Kayseri’ olan herkes gibi benim için de çok büyük bir şeref olur. Bu kutsal görev,Erciyes Anadolu CEO’luğu gibi hayatınızı adamanız gereken bir görevdir. Yani bir koltukta 2 karpuz olmaz" ifadelerini kullanarak, iddialara açıklık getirdi. (Hakan Çiftçi, Kayseri Anadolu Haber, 16.11.2022)
***
Yani Ertekin diyor ki; “Arkadaş ben aklımı peynir ekmekle yemedim!”. Tabii, o diplomatik bir dil kullanmış.
***
Son ve asıl sözüm, merhum Mamur, Bedir ve Gözbaşı’nı bu havuza kim ya da kimler itti? İterken verdikleri söz ve yaptıkları vaatler nelerdi? Bunları ne kadar gerçekleştirdiler? Bunu açıklasınlar ve şapkalarını önlerine koyup düşünsünler; “profesyonel bir olayın amatörlerce ve amatörce sürdürülemeyeceğini” artık görsünler. Şehri, belediyeleri, kurum ve kuruluşları, meslek odalarını, OSB’leri vd siyasal ağırlıkları ile fazla yormasınlar.


