KADİR DAYIOĞLU


“BEL VE YOL EVLADI!”

Şu sıcak, haziran günlerinde, bir şeyler yazmak çok zor. Düşünemiyorsun, beynin kaynıyor. Böyle sıcak haziran görmedim. Herhalde, rekor üstüne rekor kırılıyor. Siz siz olun da zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayın…


Yazının üzerinden tamı tamına on altı yıl geçmiş. Şu sıcak, haziran günlerinde, bir şeyler yazmak çok zor. Düşünemiyorsun, beynin kaynıyor. Böyle sıcak haziran görmedim. Herhalde, rekor üstüne rekor kırılıyor. Siz siz olun da zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayın…

Evet gelelim yazımıza; 

Merhum Abdülbâki Gölpınarlı’nın  “Tasavvuf’tan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri” kitabını şöyle bir karıştırdım. Okudukça gönlüm açıldı. Tabiri câizse “inşirâh” buldum.  Bazı konuları sizlerle paylaşmak istedim. Umarım, oldukça sıkıntılı geçen şu günlerde, bir nebze de olsa, “karanlık gündemden” uzaklaşırız. 

***

İlk alıntı “Bel-yol” ile ilgili. “Belden gelen evlât, sulbî evlattır; yoldan gelense, mürşide intisab edendir. Mürşit, kendisine intisab edenlerin yol atası sayılır; bu yüzden Yesevîler, mürşide‘ata’, Bektâşiler‘Baba’; Melâmet erenleri ve Mevlevîler, bu tâbirde biraz benlik kokusu bulunduğundan bunun yerine,‘ihvan’sözünü kullanırlarve‘filanın dervişlerinden’yerine‘filanın ihvanından’derlermiş.”

***

Belden gelen oğul, bâzı kere babasının yolunu tutmaya bilir. (…) Bu yüzden asıl evlât, yol evlâdıdır. Tasavvuf ehli bunu,‘Belden gelen oğlum değil, yoldan gelen oğlum’atasözüyle belirtirler. Babanın oğla karşı zaafı bulunabileceği düşüncesiyle bâzı şeyhler, sulbî oğlunun irşâdını, bir başka şeyhe havâleederler”miş. Demek ki Tasavvufa göre; “bel evladı değil, yol evladı olmak” önemliymiş. 

***

Mesela, hayatta sık sık tekrarladığımız “ben demek” ya da “benlik” şeytan işiymiş. Hatırlanacağı gibi,  “Şeytan, Âdem’e secde hususundaki Tanrı emrini; ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu topraktan’ deyip tutmamış”tı. Ve “benliğe düşmüştü.

***

Yine, “ben diyeni irşâd mümkün değil”miş. Bu nedenle, “Tasavvuf ehli, hadis olarak rivâyet edilen ‘Yokluk övüncümdür (fahrimdir k.d), onunla övünürüm’ sözünü, her hususta şiâr edinmiştir. Bu yüzden konuşurken,‘ben’dememeye ziyadesiyle dikkat ederler ve‘ben’yerine ‘fakıyr’derler. Yanlışlıkla söz arasında‘ben’diyen kişi hemen kendini toparlayıp sözüne,‘benliğime lânet’sözünü eklerler”miş.

***

Kitabı karıştırırken “Birlik makamı” diye bir başlığa rastladım. Bununla; “Gönül birliğinin tahakkuk ettiği mânevî‘durak-menzil’kastedilmekte”ymiş. Bir nefesinde Pîr Sultan Abdal şöyle dermiş:

***

“Birlik makamında bir güzel gördüm;    

Leblerinin sükkeri var, kendi var

Âşıkı çok imiş, aradım, sordum,

Nice bencileyin derdimendi var.

 

Gâh bahçeye girer, gülden görünür;

Gâh mânâ söyleşir, gülden görünür,

Gâh gönül evinde sultan görünür,

Âşığına türlü türlü fendi var.”

***

Dörtlüklerde Pîr Sultan, “vahdeti (birliği) dile getirmekte ve her şeyde, Hakk’ın tecellîsinin varlığın bildirmekte”ymiş. Şimdi sıra günümüze de ışık tutacak iki başlıkta: “Bir suçla adam asılmaz; Bir sürçen atın başı kesilmez.”

***

Bu atasözleri “bilmeden yapılan, yanılarak işlene kusurun bağışlanması gerektiğini, tekerrürü halinde yapanın, edenin cezalandırılmasını öğütler; ancak kusurun da bağışlanabilecek bir kusur olması gerekir”miş. Hatâyîyani Şah İsmail bir nefesinde şunları söylemiş;

***

Şahın bahçesinde bir garip bülbül,

Efkârım artmakta, hâlim pek müşkül;

Koparmadım aslâ, kokladım bir gül,

Kâfir oldum ise imâna geldim.”

***

İsterseniz nokta koyalım. Bunlar, sözlerin en güzelleri; fazlası fazla.