Geçtiğimiz 2020 yılı başından bu yana, ülkemiz hem dayanılmaz boyutlara ulaşan ekonomik sıkıntıyı aşmaya çalışırken, korona virüs salgınının da üstüne kâbus gibi çökmesi ile ikisi ile birlikte savaşma zorunda kaldı…
Savaşma dedikse, savaşan kesim belli, Mehmetçik savaşıyor varsıl kesim keyfini çıkartıyor, kârının üzerine kâr koymayı da ihmal etmiyor.
Devlet de her şeye rağmen israf alıp başını adeta uçmuş gitmiş durumda, halk sokakta ekmeğe muhtaç halde, çiftçi tarlasını ve ziraat aletlerini icraya teslim etmemenin, banka borçları olan tüm kesim banka kıskacı altında borç ödeyememenin savaşını veriyor.
Bütün bunlar yaşanırken, araya girip bir soruyu sormak gerekiyor…
Ülkenin 83 milyonu geçen nüfusu ne zaman ve nasıl aşılanacak bitecek de yaşam normale dönecek?
Sorulması gereken temel sorulardan birisi bu, kaldı ki iktidar aşı teminini ve aşılamayı da becerebilmiş değilken…
Diyeceksiniz ki nereden biliyorsun beceremediğini?
Kendimden biliyorum…
Yok, yanlış anlamasın kimse, aşı olmak için her hangi bir öncelik hevesinde değilim birileri gibi. Ancak hakkaniyet ölçüsü içerisinde aşı yapılacak ise, öncelikliler sırasının içinde olmam gerekirken yokum.
Neyse, biz kendimizden vazgeçtik, dizimi kırıp evden dışarı çıkıyorum, misafirliğe gitmiyorum, kimseyi kabul etmiyorum, sosyal hayat diye bir şey kalmadı anlayacağınız. Aşı olmasam ne yazar…
Ancak benim gibi olmayanlar ne yapacak?
Bu ülkede belli bir yaş gurubuna erişmiş olanların suçu ne ve hiç mi sosyal hakları ve ihtiyaçları yok?
Parka, bahçeye gidemezler mi, iki dostu ile bir araya gelip iki-beş diyemezler mi, torun-torbası ziyaretine gelemez mi?
Bunların hiç birini yapamıyorlar…
Var say ki isyan edip sokağa fırlıyorlar, o zaman da ödemeye asla güçlerinin hiçbir zaman olmayacağı parasal cezalara çarptırılıyorlar…
Bu ülke ve halkı bunu hiçbir zaman hak etmedi…
Ancak bilinmesi gereken bir nokta var, kendi etti kendi buldu, hepsi bu…
XXX
Sorumuz, aşıyı kendimizin neden üretemediğimiz idi…
Ankara’yı bilenler için söylüyorum. Ben 1962 yılında Ankara Gazi Lisesinde okurken, evimiz de Küçükesat’ta idi…
Çoğu kez okuldan çıkınca, Denizciler caddesinin alt ucundan, Hacettepe Üniversitesi Hastanesinin önünden, Ahmetler ve Bülbülderesi caddesinden yürüyerek eve ulaşır, aynı şekilde okula da o yoldan gittiğimiz olurdu.
Gençlikte de epey keyifli olurdu doğrusu yürümesi…
İşte o yolun üzerinde, Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü vardı.
Hani diyorlar ya “90 yıllık reklam arası döneminde (!)” diye, işte o dönemde, Kurtuluş Savaşından çıkan ülkede, salgın hastalıklarla mücadele etmek için Dr. Refik Saydam tarafından Atatürk’ün emri ile kurulan enstitü, ülkenin tüm aşı ihtiyacını karşılamış, aşı ithal etmeye gerek kalmadan aşı, ülke çapında yapılmıştı.
Şimdilerde yapılıyor mu bilemem ama ilkokul sıralarından itibaren okul çağımızda ekipler okula gelir, tüm öğrenciler aşı olur, bir veya iki gün aşı tatili olacak diye de sevinerek aşı olurduk
İşte o Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, AKP iktidarı tarafından kapatıldı, elemanları devletin her hangi bir birimine darmadağınık edildi, çoğu emekli oldu filan…
XXX
Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü iken, çalışmış tanıdığım bazı dostlara eriştim ve apaçık sordum…
Eğer enstitü kapatılmasaydı, bu aşıyı üretebilir miydi?
Cevap : “Kuşku duymanız bile abesle iştigaldir, elbette aşıyı üretebilirdi. Enstitünün o bölümü, dünya çapında aşı üretim merkeziydi.”
Hadi üretti diyelim, ürettiği aşı, bugünkü nüfusa yetecek kadar olur muydu?
Çok samimi olduğum birisi: “Bu soruyu sorarken insanın biraz yüzü kızarır be oğlum… Enstitü, aşıyı bulma ve üretim konusunda dünyanın sayılı merkezlerinden biriydi. Elbette üretir ve ülkenin tamamına yetiştirirdi.”
XXX
Bu bilgiler ışığı altında, AKP iktidarı, 27 Mayıs 1928’de kurulan Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsünü 02 Kasım 2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 663 sayılı kararname ile kapısına neden KİLİT vurdu?
Sorunun akla uygun bir cevabı olmalı…
Akla uygun olmayan da olsa bir cevabı elbette var.
Ülkede yatırım yapmak gibi bir beceriyi gösteremeyen AKP iktidarı, var olanları da satıp katarak dışa bağımlılığı yaratarak ülkeyi bu duruma getirdi.
Ülke olarak hak ettik mi?
Hiç kuşkunuz olmasın. Öyle bir hak ettik ki, acısı yıllarca içimizden çıkmasa da, umuyoruz ki bir gün ayağa kalkacağız…
Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, vazgeçilebilecek bir kurum değildi. Hadi şimdi salgından ders alarak hemen enstitüyü yeniden faaliyete geçirin de başarınızı teslim edelim.
Ama yapamazsınız ki!...
XXX
SORUYA DEVAM…
OSB Başkanı Tahir Nursaçan Bey’e…
Neden “Cumhuriyet Odası” değil de “Osmanlı odası”?
Merak etmeyiniz, her yazımın sonunda bu soruyu sorabilecek kadar yerim var…


