İBRAHİM PEKBAY


ARAP’LARA NEDEN ÖZENİRİZ ACABA?


Yok…

Bu 1 Nisan şakası filan değil, uzun zamandan beri aklımda olan ve kafama takılan bu durumu yazıya dökmek için ancak bu günü bulabildim.

Ülkede bir sakal furyası başladı ki sormayın gitsin.

Aslında bu görüntüye bizim kuşak hiç şahit olmadı. Yaş kemale erince, hacca gidip gelince ve sakalları da beyazlaşınca “Dede” olduğunu göstermek için bazıları bırakılırdı. Öyle herkes ihtiyarladım, yaş kemale erdi diye sakal bırakmazdı. Hatta günlük sinekkaydı tıraş olurlardı bir

çok tanıdığım yaşlılarımız…

Ama böyle genç yaşta asla ve asla sakal bırakılmazdı…

Genç iş adamlarına bakıyorsunuz sakal…

Dizilerdeki genç oyunculara bakıyorsunuz, neredeyse bir tane sakalsız oyuncu yok. Ya da “Kirli Sakal” denilen, tıraşı gelmiş de tıraş olmamış gibi sakal…

Sokağa çıkın, sakalsız adam göremeyeceğiz neredeyse, özellikle gençler arasında…

Elbette bu yayılmanın ya da modanın çıkış noktası, televizyon dizilerindeki figürlerin hemen hepsinin bir şekilde sakallı olmasından kaynaklanıyor…

Hatta bazı gençlere eşleri “Yakışıyor” diye izin veriyor…

Değerli gençler…

Osmanlı döneminde bile halkımız bu şekilde sakallara bürünmemişti, bu nasıl bir anlayış, nasıl bir moda ve siz bu modaya uymakla neyi kanıtlamak istiyorsunuz?

Sakal, Arap toplumunun geleneğidir…

Bizim toplumuzda Arap geleneklerine uymak gibi yanlış ve anlamsız bir tutum olamaz. Arap toplumuna özenti duymak, gerçekten kendimizi bir anlamda reddetmek gibi bir şeydir.

Bakın Türk toplumlarının hepsinin gençlerine, hiç birinde sakal yoktur.

Yoksa ben mi yanlış düşünüyorum, bilmek isterim…

Genç yaşta simsiyah sakal koymanın anlamını kafamda bir türlü oluşturamıyorum.

Sizler Arap toplumunda mısınız yoksa terörist gurubundan mı diye soracak olsam, onu da kendime yediremiyorum.

Lütfen…

Toplum olarak kendimize gelelim ve Araplaşmaktan kurtulalım. Genç Türkiye’nin gençlerine asla yakışmıyor. Sakal, medeni toplumların işareti değildir, bunu bilmeniz gerekiyor…

XXX

Yine uzun zamandan beri değinmek istediğim bir konu daha var.

Televizyonlardaki bazı programların, Türk örf ve adetlerine uygun olmayışı üzerinde durmak istiyorum…

Bir program var, genelde ev hanımları gündüz kuşağında seyrediyorlar…

Beş kaynana, gelinleri ile birlikte yemek yapma ve beğendirme (!) yarışına giriyorlar. Gelinler belli süre içinde bir zorunlu yemeği ve kendi hazırladıkları çeşitleri yapıp dört kaynanaya ikram ediyorlar…

Elbette buraya kadar sorun yok ama…

Birincisi; millet o yemek çeşitlerinin hangisini o kadar yapıp da sıra sıra sofralarına getiriyor? İnsanlara karşı yarışma da olsa bugünün yoksulluk koşulları içindeyken böyle program olur mu? Sofrasına koyan var, koyamayan var, ayıp diye düşünüyorum.

İkincisi, suratları sirke satan kaynanalar, kendi gelinlerinin kazanmasını amaçlayarak, diğerleri ne kadar güzel yapsalar da burun kıvırıp, kavga dövüş ile düşük puan veriyorlar. Bu kaynanalar sanırım bu konuda öğütlü, kendilerine “Sorun çıkarın” deniliyor galiba, yoksa bu kadarı da olmaz yani…

Üçüncüsü, çeşitli yörelerden katılan yarışmacılar, özellikle yerel yemeklerde büyük hatalar yapıyorlar. Tadan kaynanalar da o yemeğin özelliğini bilmeden atıp tutuyorlar. Bu da son derece yanlış bir iş… Çatalla “Kayseri Mantısı” yemeye çalışan bile var inanın…

Bir başka durum, de şu. Bu haftanın zorunlu yemeği suşi…

Allah aşkına bu ülkede evinde suşi yapan kaç kadın var, kaç kişi onu iki çubukla yiyebilir ki?

Neyse yemek programını geçelim, başka bir program var ki, aman Allah’ım …

Adamın karısı kaçmış, televizyona çıkmış anlatıyor yahu…

“Karım, baldızımın kaynı ile kaçtı” diyor yaa…

XXX

Bana “Demek ki sende izliyorsun bu programları” derseniz, yok, kesinlikle izlemiyorum diyemem, yalan olur.

Neden derseniz, kardeşim bir yılı geçkin bir zamandır evden dışarı adım mı atıyorum, akşama kadar işim gücüm televizyon seyretmek, yazı yazmak, internette gezinmek, haber kovalamak, arada IPAD’imden eski komedi dizileri izlemek, yazacağım yazı ile araştırmalar yapıp bilgi dağarcığımı genişletmek ve gerçeği bilerek yazmak filan…

Elbette durum bu olunca da bazen abuk-sabuk programlar da gözümüze çarpıyor. Aslında akşama kadar televizyonda haber kanallarını gezer dururum ben.

Ha… Gece hiçbir tartışma programını asla izlemem. Çünkü katılanların çoğu bildik kişiler ve ne diyecekleri zaten belli. Sunucuları (Modoratörleri) de bildik, kimi kiminle takıştıracaklarını biliyor ve ona göre soru soruyorlar. Yoksa ülke sorunlarının tartışılması diye bir şey söz konusu değil. Mesele, reyting sıralamasında ne kadar üst sıralarda yer alabilirim.

Şimdilik haftada üç gece dizi film izliyorum, şimdilik. Yayından kalktıkça da bir yenisine asla başlamayacağım ki çok meşgul ediyor. Onlar hakkında da diyecek çok şey var da neyse, girmeyelim oraya. RTÜK bile bakmıyor, ben de maydanoz olmayayım yani…

Neyse… Araplardan girdik, televizyon programlarından çıktı.

Aslında biliyor musunuz? Bunlar dikkat etmediğimiz ama kültür, örf, adet, edep ve adaplarımız bakımından son derece önemli konular ama ne yazık ki dikkat eden yok.

XXX

Konu bu arada kaynamasın diye ekliyorum. Sağlık Bakanı Koca’ya, AKP kongrelerindeki “Lebaleb” konusunu sormuşlar.

Cevap vermiş kısaca…

Demiş ki; “Konuyu gündemde tutmanın kimseye faydasının olmadığı kanaatindeyim. Bugüne kadar Bilim Kurulu üyelerimiz dâhil olmak üzere kapalı ortamlarda virüsün bulaştığını biliyoruz. Bu bilgilendirme de bir değişiklik söz konusu değil dolayısıyla herkesin bu mücadelede üzerine düşen sorumluluğun gereğini yapması gerektiği kanaatindeyim. Buradan bir ayrıcalık çıkarma hikâyesi oluşturmak doğru olmaz.”

Tercümesi şöyle…

“Elli sefer açıkladık, kapalı yerlerde virüs daha çabuk yayılır. Biz söylüyoruz biz dinliyoruz. Ne yapalım arkadaş, elimizde sopa kovalayalım mı? Adam olan anlar yahu…”

Eh… Bunu da böyle söyleyince görevden şutlanacağını bildiğine göre, n’apsın, daha ne desin kardeşim ya…

Bir de şu var; AKP Milletvekili İsmail Tamer, “Biz ailece virüs kaptık, AKP kongresi ile alakası yok” gibi bir şey söylemiş.

Tamam da o zaman kongrede ne işin vardır bi de ona açıklık getirsen Bay Tamer…