RECEP BULUT


ALTUN VE ULUBAŞ NASIL ZENGİN  OLDUKLARINI ANLATTI!

“Dünya benim deyip zapta geçirsen, Karun kadar malın olsa ne fayda?” Söyleyen dillerin söylemez olur! Bülbül gibi dilin olsa ne fayda!”


Okul ve cami yapılması için 300 milyon liralık arsasını bağışlayan Av. Mehmet Altun ve Kayseri’nin önde gelen zenginlerinden Osman Ulubaş ile çok özel röportaj.

AV. MEHMET ALTUN NİYE

KAYSERİ’Yİ TERK ETMİŞ?

***İstanbul-Sultanbeyli’de ihtiyaç duyulan 9 İl’de 20 okul ve bir cami yaptırmak üzere 300 milyon lira değerinde ki 100 bin metrekarelik arsasını Milli Emlak Genel Müdürlüğü’ne bağışlayan Erkilet-Kemerli Av. Mehmet Altun, “Kayseri’den İstanbul’da ki dostlarımın yoğun isteği üzerine ayrıldım. Hiç kimseye beş kuruş borç takmadım. Ben de halıcılar arasında bir tek İsmail Hasoğlu’nun vekaleti vardı” dedi.

ULUBAŞ VE ALTUN

NASIL ZENGİN OLDU?

*** Okul ve cami yapılması için 300 milyon lira değerinde ki arsasını bağışlayarak bir anda gündeme gelen Av. Mehmet Altun ile “kadim dostum” diye tanıttığı Kayseri’nin önde gelen zenginlerinden iş insanı Osman Ulubaş, Recep Bulut’a nasıl zengin olduklarını, nasıl dost olduklarını, başlarından neler geçtiğini, niye okul ve cami yaptırma kararı aldıklarını ve hayata bakış açılarını en ince ayrıntılarına kadar anlattı. İşte Altun ve Ulubaş’ın ağzından ilginç hayat hikayeleri.

Pazartesi gününden beri okul ve cami yapılması için İstanbul-Sultanbeyli’de ki 300 milyon lira değerinde ki 100 bin metrekarelik arsa bağışında bulunan Av. Mehmet Altun’un hikayesini yazıyorum…

Önceki gün cep telefonum çaldı…

Bir ortak tanıdığımız Av. Mehmet Altun’un bir haftadır yazdığım yazılarla ilgili olarak cevap vermek istediğini söyledi.

Ortak tanıdığımız: “Mehmet Bey ile hem karşılıklı birer kahve içer hem de varsa sorularınızı cevaplamaya hazır!” dedi.

Ben de hiç tereddütsüz:

“Hay hay! Memnun olurum!” deyince görüşeceğimiz ofiste randevulaştık…

Haber Merkezimizden Mehmet Yılmaz ile birlikte buluşmanın olacağı söz konusu ofise gittiğimiz de bir sürprizle karşılaştık…

Karşımızda sadece Av. Mehmet Altun değil bir de kendisinin “Kadim dostum” diye ifade ettiği Kayseri’nin önde gelen iş insanlarından Osman Ulubaş ile de karşılaştık…

Selam-sabahtan sonra Osman Ulubaş:

“Sen benim arkadaşımdan ne istiyorsun arkadaş?” diye bir espri yaptı.

Ben de:

“Nereden arkadaşın oluyor?” diye sordum.

O’da: “Bu adam beni 30 yıl cezadan kurtardı. Yoksa az kalsın azmettiricilik suçundan 30 yıl ceza yiyecektim! O benim hem avukatım hem de arkadaşım!” dedi.

O tarihlerde Osman Ulubaş’ın yargılandığı davayı bazı ana hatlarıyla hatırlatınca:

“Bak! Bak! Taa o zamandan beri beni takip ediyormuş!” diye takıldı!

Sonra Av. Mehmet Altun söze başladı:

“Yazdıklarınıza saygı duyuyorum. Ama birkaç konu da açıklama yapma gereği duydum Recep Bey!” dedi.

Ben de: “Buyurun! Hay’ Hay! Aramanız isabet oldu, benim de soracaklarım vardı!” dedim.

Mehmet Altun: “Memnuniyetle, sorduğunuz her soruya cevap vermeye hazırım. Ama müsaade derseniz önce iki konuya açıklık getirmek istiyorum. Biri Kayseri’den niye ayrıldığıma ilişkin meseleye bir de rahmetli ağabey durumu ile ilgili iddialara!” dedi.

“Buyrun sizi dinliyorum!” dedim.

83 yaşında olmasına rağmen Av. Mehmet Altun son derece dinç görünüyordu. Takım elbise, kravat ve saçlarında ki akları gizlemek için saçlarını boyattığı için 80’lerden ziyade 70’ler de gösteriyordu.

Gözleri ufka daldı ve sonra niye Kayseri’den ayrılmadan önce ki konumundan bahsetti:

“Hiç unutmam ilk yüklü dava mı Develi-Bakırdağı-Everek tarafından bir ağanın oğlunun davasını alarak kazanmıştım… O ağanın oğlu 2 yıla yakın bir ceza almış ve yanlışlıkla tutuklanmıştı. O tarihlerde 2 yıl ve altında ceza alanlar tutuklanmazdı. Haftasonu nöbetçi hakimin dalgınlığına gelmiş olmalı ki tutuklanmıştı. Ağa ve yakınları yeter ki oğlumuzu cezaevinden kurtar dava bedeli kaç liraysa fazlasıyla derhal verelim diyorlardı. O zaman ki parayla 12 bin 500 lira civarında bir para istedim. Hay hay yeter ki sen oğlumuzu cezaevinden çıkar dediler. Yasal dayanağımın bir fotokopisini de ekleyerek itirazımı yaptım ve derhal serbest bırakıldı. Adliye’nin kapısına kalabalık bir grup geldi aldılar götürdüler. Ben de hiç unutmam 25 bin liraya yakın bir para almıştım. Bu o tarihlerde çok yüklü bir paraydı. Sonra benzer birkaç yüklü dava oldu ve arkası geldi. O tarihlerde inanın Recep Bey Kayseri’de ki davaların neredeyse yüzde 50’si bana geliyordu. Son derece başarılıydım. Sizin bahsettiğiniz o halıcılar cidden büyük bir sıkıntıya düşmüştü. Ama inanın o halıcıların hiçbirinin bende dava vekaleti yoktu. Ben de sadece halıcı İsmail Hasoğlu’nun vardı. Çok şükür hiçbirinin bende zerre kadar vekalet ücreti falan kalmadı” dedi.

“Peki o zaman madem Kayseri’de de bu kadar başarılıydınız, Kayseri’nin dava yükünün neredeyse yüzde ellisi siz de niye Kayseri’yi bırakıp İstanbul’a çekip gittiniz?” diye sordum.

Av. Mehmet Altun: “Benim durumun artık Kayseri sınırları dışına taşmıştı. Arkadaşlarım, dostlarım, ‘Senin hala Kayseri’de ne işin var, kalk gel!’ diye ısrar edince ben de kalkıp İstanbul’a gittim. İyi mi yaptım? Bence doğrusunu yaptım. İstanbul’da da büyük davalar aldım, iyi paralar kazandım. Mesela siz de yazdınız hem Kıbrıslı işadamı Asil Nadir’in hem de Asil Nadir’in eşi Ayşegül Tecimeri’nin davalarına girdim. Kamuoyunun da yakından takip ettiği gibi birçok davaları vardı. Onlardan da iyi paralar kazandım!” dedi.

“O tarihler de ağabeyinizin Küçükçekmece Tetkik Hakim olduğu dönemler de o meşhur arsa davaları görülürken o arsa sahiplerinin vekaletini alan dönemin Anavatan Partisi İl Başkanı Avukat İbrahim Taşkın ile büro ortaklığınız var mıydı?” diye sordum.

Bu soruyla birlikte Av. Mehmet Altun bir an da duygusal bir halet-i ruhiyeyse büründü.

Gözleri doldu: “Benim İbrahim Bey ile bir ortaklığım yoktu. Fakat ben İbrahim Beyden o arsalardan ücreti karşılığı satın aldım. Rahmetli ağabeyime gelince, inanın rahmetli ağabeyim o davalarda hiçbir kusuru yoktu. Rahmetli ağabeyim son derece inançlı ve dürüst biriydi” diye cevap verince:

“Peki niye ceza aldı o halde?” diye sordum.

“Rahmetli ağabeyim 240’dan yani görevi ihmal gerekçesiyle ceza almıştı. Yoksa iddia edildiği gibi parsel başına 200 dolar falan rüşvet aldığı iddiası tamamen gerçek dışı ve asılsız. Ağabeyim son derece inançlı ve dürüst biriydi. İmam Hatip mezunuydu. Zaten başına ne geldiyse ondan geldi. Yok, efendim eşiyle konuşurken tespih çekiyordu, namaz kılıyordu falan filan diye onu hedef tahtasına oturttular. Bu işler ondan dolayı başına geldi. Yoksa rüşvet alan biri beş parasız olur mu? Rahmetli ağabeyimin inanın beş kuruş parası yoktu. Hatta 85 metrekarelik bir evde otururdu. Rüşvet alan birisi 85 metrekarelik evde mi oturur mu? Rahmetlinin öyle yazıldığı-çizildiği gibi parayla-pulla işi olmazdı! İnanın beni en çok rahatsız eden rahmetli ağabeyime atılan bu iftiralar. Zaten esas benim açıklama yapma gereği duymamda ki en büyük nedenlerden birisi de buydu. Kendisi iki ay önce vefat etti. Bu dünyayı terk edip gitti. Tekrar arkasından bu tür şeylerin yazılması beni üzdüğü için konuşmak istedim. Yazık, kemikleri sızlamasın. Sizden hasleden ricam bu dedi!”

Söz sırası Ağabeyi Nurettin Altın’a gelince Av. Mehmet Altun’un gözlerdi doldu. Cebinden çıkardığı mendiliyle gözyaşlarını sildi.

Sonra: “Özür dilerim, konuşmamıza birkaç dakika ara verelim!” dedi.

Av. Mehmet Altun, görüşmenin yapıldığı odadan çıktı.

Konuşmaları dikkatle dinleyen “kadim dostum” dediği Osman Ulubaş:

“Söz ağabeyinden açılınca çok duygusallaşıyor! Bir de yakın zaman da vefat etti!” diye ekleme yapma gereği duydu.

Osman Ulubaş:

“Gel!” dedi, “Seninle şöyle koltukları değişelim!” dedi.

Koltukları değiştik. Boynunda yıllardır devam eden sıkıntı nedeniyle odada oturan diğer gençlere dönüp bakmakta zorlanıyordu.

Sonra bizi merakla takip eden gençlere:

“Haydin bakalım bir iki fasıl geçinde biraz ortamın havasını değiştirelim!” dedi.

Osman Ulubaş’ın isteği üzerine kuzen olan Birkan ile Ender hareketlendi.

Tam o sırada Av. Mehmet Altun’da tekrar odaya döndü. Gözlüğünü çıkarıp gözyaşlarıyla dolan gözlerini kurulamıştı. Birkan, Ud’un tellerine dokundu. Peş peşe birkaç hüzünlü şarkı söylediler.

Hüzünlü şarkılara hem Osman Ulubaş hem de Av. Mehmet Altun büyük bir duygusallık içinde eşlik ediyordu.

Ud faslı bitince Mimar Ersoy Berksan’a dönen Av. Mehmet Altun:

“Bir de benim sık sık dinlediğim şu şarkıyı dinletseniz!” diye Mimar Ersoy Berksan’dan talep etti.

Mimar Ersoy Berksan’a:

“Neymiş Mehmet Bey’in sık sık dinlediği o şarkı?” diye merakla sordum.

Mimar Berksan:

“Orhan Hakalmaz’ın söylediği gafil gezme şaşkın şarkısı var, Mehmet Bey onu çok seviyor!” dedi.

Mehmet Altun:

“Günde en az 10 defa dinliyorum!” dedi.

Ben de:

“Esas o şarkıyı Orhan Hakalmaz’dan değil Fırat Tanış’tan dinleyeceksin ki tam anlamına uysun!” dedi.

Bunun üzerine Mehmet Altun:

“Peki o zaman ondan dinleyelim!” dedi.

Mimar Ersoy Berksan’dan, Fırat Tanış’ın yorumuyla “Gafil Gezme Şaşkın türküsünü dinledik. Asırlar önce ne güzel ifade etmiş Kul Himmet! Öyle ki bugünün zenginlerine bile ilham kaynağı oluyor…

Ne diyor Kul Himmet?

“Dünya kadar malım olsa,

söyleyen dillerin söylemez olur!

Bülbül gibi dilin olsa ne fayda,

bir gün ölürsün!

Çalarsın, çırparsın, oğlun-kızın var,

Şu dünya da üç-beş arşın bezin var!

Cümle desten senin olsa ne fayda,

şu dünya da üç-beş arşın bezin var!

Dünya benim deyip zapta geçirsen

Karun kadar malın olsa ne fayda?”

Ne güzel söylemiş Kul Himmet?

Av. Mehmet Altun, “Ben bunu günde en az on defa dinlerim!” diyor.

Sonra, “Dünya kadar malın-mülkün olsa ne yazar? Bizde öyleyiz, bu yaştan sonra dünya kadar malım-mülkün olsa ne yazar? Ben de Osman Bey’de onun için kendimizi hayır işlerine verdik. Okul yaptırıyoruz, cami yaptırıyoruz. Söylemesi ayıp iki bin tıp öğrencisine burs veriyoruz. Türkan Hanım ile birlikte Hayata Destek Vakfı kurduk. Bu vakıf aracılığıyla öğrencilere burs veriyoruz. Güneş enerjisi sistemi kurduk, oradan gelen gelirleri de tamamen bu işlerde kullanıyoruz. Kursağımızdan bir damla haram para geçmedi. Hatta ben İstanbul’da ki ofisime bile bunu ifade eden yazılar yazdırıp astırdım” dedi.

Tüm bunlardan sonra görüşmenin en can alıcı sorusuna gelmişti. Onu sordum:

“Peki siz Erkilet’tin Kemer Köyü’nde yoksul bir ailenin çocuğu iken siz bu kadar serveti nasıl edindiniz? Bunun sırrı ne?” diye sordum.

Osman Ulubaş ile göz göze geldiler. Av. Mehmet Altun:

“Zamanın da 1 liraya aldığımız arsalar para eder oldu, arsadan para kazandık. Sonra ben izah ettiğim gibi cidden büyük davalar kazandım. Bunlardan çok paralar kazandım. Arsalar aldım!” dedi.

Osman Ulubaş’ta :

“Fabrikadan zarar ettim, arsadan para kazandım. Şimdi fabrikaları kapattım, yerlerini kiraya veriyorum, hatta satıyorum da! Büyük tazminat paraları ödedim. İflas ettim, tekrar ayağa kalktım çok şükür!” dedi.

Osman Ulubaş’a İzmir’de ki büyük arsasından bahsettim. Zamanında dolaylı yoldan şehrin dışında çok büyük bir arsa kendisine geçmişti. Şimdi şehir merkezinde kaldı, çok büyük kira gelirleri elde ediyor.

“Yahu sen de benim her şeyimi mi takip ediyorsun? Nerden biliyorsun sen benim İzmir’de ki arsa mı?” diye takıldı.

Sonuçta Av. Mehmet Altun da “kadim dostum” dediği Osman Ulubaş’da arsa  geliriyle zengin olduk diye esas zenginliklerinin kaynağını açıkladı.

Konuşmanın sonunda da Kul Himmet’in sözlerini hatırlatmadan edemediler:

“Dünya benim deyip zapta geçirsen,

Karun kadar malın olsa ne fayda?”

Söyleyen dillerin söylemez olur!

Bülbül gibi dilin olsa ne fayda!”