Güzü yarıladık… Bitkilerin suyu çekilmeye başladı… Yapraklar iyice dökülüyor. Aslında yaprak, bitki daha fazla su kaybetmesin diye dökülürmüş… Çam, ince yapraklı olduğu için sorun yokmuş. Toprak henüz donmadı… Gerçi kurak gidiyor havalar ama toprağı eşmek mümkün. Ağaç dikmenin, yer değiştirmenin tam zamanı… Belediyelerin ve diğer kurum/kuruluşların “ağaçlandırma” çalışmaları basına sık sık düşüyor.
***
Yeri gelmişken bir bilgi paylaşayım… Bir tarihte, yeni tanıştığım bir ziraat mühendisi hanıma, Kayseri’de ne tür ceviz dikebileceğimizi, sormuştum… Kendileri de Kahramanmaraş’ta ceviz bahçeleri oluşturuyorlarmış, devlette teşvik veriyormuş. Öyle ya, 20-30 yıl önce, aldığım dikmelerin bir kısmını soğuk alıyor. Alttan “anaçlar” çıkıyor. Bir türlü verim alamıyordum.
***
Sorum üzerine şunu demişti: “Ceviz dikimi bağlamında ülkemiz yıllık toplam don itibarıyla üçe ayrıldı. Buna göre dikme bulmak gerekir.” Bunlar yılda 600,900 ve 1200 saatlik toplam don sürelerini kapsıyormuş.
***
Kayseri için uygun olan toplam 1200 saatlik don süresine uygun ceviz olmalıymış. Mesela Kaman, Şebinkarahisar bölgelerinin cevizleri, uygunmuş. Yalova cevizi Kayseri için uygun değilmiş. Şu örneği de verdi; yoğun bir biçimde ceviz üretiminin teşvik edildiği Kahramanmaraş’a uygun ceviz, Kayseri’ye uygun, değilmiş.1200 saat, 50 gün toplam dona karşı geliyor. Kaman ve “Şebin Cevizi”; “Geç yapraklanma nedeni ile ilkbahar geç donlarından etkilenmezmiş.” Tabii, ceviz, bol su ister…
***
Dönelim “ağaçlandırmaya”: Yanlış olmakla birlikte bu tür çalışmalar, zaman zaman “orman” sözcüğü ile anılmakta. Yol boyu rastladığımız; “Falan, filan hatıra ormanı” ifadesi çok yanlışmış; “Ağaçlandırma” dense daha uygun olurmuş.
***
Erbabından öğrendiğimize göre orman, insan eliyle değil, kendi kendine, doğal bir süreçte oluşurmuş; süreçlere insanın müdahale etmesi doğru değilmiş. İnsan sadece yok edermiş. Aynı zamanda “orman”faunasıile florası adı ile büyük bir ailenin adıymış.
***
Bu saptamadan sonra bir tavsiyede bulunacağım. Ülkemizde, “Bitki Sosyolojisinin” kurucusu merhum Prof. Dr. Hikmet Birand’ın, TÜBİTAK yayınları arasında çıkan “Alıç Ağacı İle Sohbetler” kitabını defalarca okudum.
***
Her okuduğumda da yeni bir şey öğrendim. Bugünlerde yine hocamızın, hacımca küçük ama muhtevaca çok yüklü, yine TÜBİTAK tarafından yayınlanan “Anadolu Manzaraları” isimli kitabını yeniden okuyorum. Hatırat türünde bir yaklaşımla ele alına bu özgün yapıtları herkese ve özellikle belediyelerimizde ağaç işleri ile uğraşanlara, acizane, tavsiye ederim.
***
İsterseniz, “Anadolu Manzaraları” kitabından alıntılarla, Hocamıza kulak verelim: “Her memleketin kendine mahsus bir vejitasyonu, bir nebat örtüsü vardır. Bu nebat örtüsü, o memleketin yalnız cildi, derisi değil, aynı zamanda en büyük hayat ve enerji kaynağıdır. Çünkü her türlü hayat, organik maddelerden oluşur. Organik maddeleri de tabiatta sadece nebatlar ortaya çıkarır.”
***
Umarım bu bilimsel tespit, “cahil ve zalim” insanoğlunun yani bizlerin gözünü açar. Yine erbabından öğrendiğimize göre ormanlar dünyanın akciğeri; yok etmeye çalıştığımız sulak alanlar ise dünyanın böbrekleriymiş. Bu saptamayı da, “kuşlar mı iş verecek, kuşlar mı karnımız doyuracak!” aymazlığı içerisinde, “sulak alanları” yok sayanlara ithaf etmek isterim.
***
Biz yine Hocamıza kulak verelim: “Bütün canlılar için en önemli besin maddelerinden bir olan ve her yerde bulunmayan azotu havadan alıp toprağa katan ve ham azotu durmadan değiştiren, yeşil bitkilerin faydalanabileceği bileşime çeviren” topraktaki “bakterilermiş”; “bütün orman cemaati, kurtlar, kuşlar, otlar, ağaçlar, dünyada canlı ne varsa hayatlarını” bunlara borçluymuşlar. Toprak sadece, “ormanın bir parçası, bir organı” imiş.
***
Sonuçta orman; toprağıyla, mikroorganizmalarıyla, hayvan ve bitki varlığı ile yani görünen görünmeyen milyarlarca canlısı ile bir aileymiş. Üstelik bunlar, birlikte yaşamak zorundalarmış. Yani hayat zincirinin bir halkası koptuğu anda ormanda, tüm canlı hayat yok olurmuş.
***
Sözgelimi, orman içindeki otları, çayırları, çimenleri, mantarları yok ettiğimiz de doğal olarak, zamanla, ağaçlar da ortadan kalkarmış. Bunun tersi de doğruymuş. Gerçi ormanla ilgisi yok ama tarım alanlarında anız yakmanın ne denli sakıncalı olduğunu hemen söyleyebiliriz. Zira,anızı yakmakla kalmıyoruz, topraktaki tüm canlı varlığı da yakıyoruz.
***
Hocamız, ormanları yok eden, “hiç önemsemediğimiz düzensiz ve başıboş meracılığa” da dikkat çekiyor. Ve şu saptamayı yapıyor: “... dünyada bugün üzerinde in cin bulunmayan çöllerin çoğu, sonradan, bilhassa başıboş meracılık yüzünden meydana gelmiştir.”


