RTÜK, sansüre devam ediyor. İktidarı rahatsız edecek yayınları yapan TV’ler ceza üstüne ceza yağdırıyor. Düşünebiliyor musunuz; Halk TV’nin Kablo TV’de de yayın izni için ipe un seriyor; ha bire bekletiyor. Kablo TV seyircilerinin, Halk TV izlemesini geciktiriyor. Sözcü’yü amblem değişikliği için aylarca bekletiyor. Neden? Nedenini açıklamaya tenezzül bile etmiyor.
***
RTÜK’e göre, yanan ormanları göstermek bile doğru değilmiş. Adeta iktidarın sopası haline geldi… “Sultan Hamid” dönemi sansürlerini aratmıyor. Biliyorsunuz; bir buçuk asır önce Yıldız, Hürriyet, vatan, millet, zulüm, adalet, burun gibi sözcüklerini kullanmak yasaktı. Örneğin; “tahtakurusu”, “tahtı kurusun” biçiminde okunabileceği için sansürce yasaklanmıştı.
***
Anlaşılan sırada sosyal medya var. Zira sık sık dillendirilmeye başladı iktidar cenahınca. İnşallah onu da güz halledeceğiz. Bunlar, “3Y” (Yasak, yolsuzluk, yokluk) ile mücadele edeceğiz diye iktidar olan AK Parti’nin ustalık döneminde yaşanıyor. Sahi, başkanlıkla taçlandırılan “ileri demokrasi”, böyle bir şey olsa gerek.
***
Tehlikeli sularda fazla dolaşmayım; iyisi mi size, bir “büyüklere masal” anlatayım. Bu, bir adaptasyon olup kimin yaptığını not almamışım. Haksızlık etmemek lazım, benim ürünüm değil. Ayrıca, farklı anlatımlarla zaman zaman da verdim.
***
Biliyorsunuz, “Büyüklere masalların” en güzellerinden birisi, ağustos böceği ile karınca hikayesi. Çok iyi bilinen “fabldan” yapılan bir uyarlama. (La Fonten)in ünlü “Ağustos Böceği İle Karınca” masalını ya da “fablını” bilirsiniz... Yine bilirsiniz, (La Fonten) fabllarıyla yani hayvanları konuşturan masallarıyla ünlü bir Fransız ve Parisli... Heykeli var.
***
Bu, bence; “Büyüklere masaların” şaheseridir... Çalışmanın, alın terinin ne derece erdemli olduğu; yazın alın teri dökenlerin kışın ne derece rahat ettiği; yazın oynayanın kışın ne denli sıkıntı çektiği anlatılır… Yine bilindiği gibi bu masalda karınca çalışkan; ağustos böceği de kaytarıcı, tembel insanı temsil eder...
***
Bizlere büyüklerimiz de bize hep karınca gibi olmamızı tavsiye ederlerdi, geçmişte... Şimdikilere ne tavsiye ediliyor bilemiyorum... Ama az çok tahmin edebiliyorum; “İş bilin, iş bitirin”; “hükümet çalgısına ayak uydurun!”
***
Efendim. Zaman, zemherinin hüküm sürdüğü günler... Zemherinin çat ayazı tükürüğünü donuyor, insanın... Ortalık kar ve buzla dolu... Kuş uçmuyor... Damdan dama atlayan kedinin hava da buz tutuğu kışları anımsatıyor...
Karınca, evine çekilmiş... Odunu, kömürü hazır... Kışlık erzaklarını dizmiş, raflara... Rahat bir biçimde divana uzanmış, elinde kumanda, “Pembe diziler” seyrediyor TV’de... Bir yanda gürül gürül yanan sobanın üzerinde fasulye kaynıyor... Kaynayan fasulyenin kokusu mis gibi etrafa yayılıyor... Yanına bir tabak bulgur pilavı, bir tas turşu ve bir de bir baş soğan koydu mu, yemeye doyum olmaz... Hele hele soğanın “cücüğünü” yerse mesele kalmaz.
Aklına birdenbire, yersiz yurtsuz; ipsiz çulsuz ağustos böceği geliyor... Ne de olsa arkadaşı... Arkadaşının ne halde olduğunu tahmin ediyor... Acıyor... İçini çekiyor; “Keşke bana sığınsa, bölüşülecek nasıl olsa bir ekmeğim var!” diyor... Tam bu esnada kapısı çalınıyor... “Hayırdır inşallah... Bu kışta kıyamette gelen kim acaba?” diyor, kalkıp kapıyı açıyor... Kapıyı açınca, gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamıyor! Gözlerini ovuyor... “Rüya mı görüyorum acaba?”, diyor. Karşısında biraz önce acıdığı, ekmeğini bölüşmek istediği ağustos böceği, değil mi?
Ağustos böceği astragan kürkler içerisinde... Saçını yaptırtmış... Makyaj tam… Başında şapka… Ayağında rugan çizmeler... On parmağında on pırlanta yüzük... Son model bir (Rolsroys) , bir şoför ve bir de koruma...
Selam kelamdan sonra, “hayrola, nereye böyle?” diyor karınca… O da; “Karınca kardeş... Uzak doğudan geliyorum... Kışı geçirmek için Paris’e gidiyorum... Geçerken bir şöyle bir uğradım... Hatırını sormak için... Bir isteğin, götürülecek bir sözün var mı, Paris’e?” Karınca, şöyle bir içini çekiyor... Bir müddet sessiz kalıyor... Derin derin düşünüyor, acı acı gülüyor... “Teşekkür ederim... Zahmet etmişsiniz... Size iyi yolculuklar, iyi yıllar, bol bol eğlenceler dilerim. Vaktiniz olursa, (La Fonten)in heykeline uğrayın... Selamlarımı iletin... Anasının gözlerinden öptüğümü söylemeyi de unutmayın... Ne demek istediğimi, o anlar!..”, diyor
***
Evet. Masal dinleye dinleye bir ömrün sonuna geldik... Şimdi de; “mücahit iken müteahhit olanların!” masalını dinliyoruz. Aslıda, masal dinleyen ilk nesil de değiliz... Anlaşılan son nesil de olamayacağız! Öyle ya! Büyüklerimize göre: Etrafımız, içimiz dışımız, sağımız, solumuz düşmanlarla dolu... “Ümmet tehlikede!”… Her an bölmek istiyorlar!.. Dedim ya, büyüklerimiz böyle diyor... Bize inanmak düşer...
***
Ama... Bir de işin aması var… Sürekli bu gerilim altında yaşayan 83 milyon nüfus... Yayın yasakları, sansür had safhada… Kişi başına 8 bin doların altında yıllık gelir... Gelir dağılımı, sizlere ömür... Açlık sınırının altında yaşayan milyonlar... Eğitim ortalaması 5-6 yıl. Çocuk ölümlerinde ön sıralarda... “3Y”’de dünya klasmanında... 19.yy’dan, 20.yy’a taşıdığı iç ve dış sorunlarının tamamını neredeyse 21.yy’a taşıyan, bir toplum... Yani, bu da mı masal?


